Köy Odası Kültürü

Köy odası 5

       Türk kültürünün önemli kaynaklarından birisi de köyün ortak malı olan köy odalarıdır. Günümüzde giderek işlevselliğini, dolayısıyla da önemini yitiren köy odaları, köye gelen konukları ağırlamak amacıyla yapılmıştır. Her köyde mutlaka bir köy odası bulunur. Bazı yerlerde köyün zengin ve sözü geçer ailelerinin yaptırdıkları ve  kendi adlarını verdikleri (Tüysüzler’in Odası, Veligil’in Odası vb.) gösterişli odalar bulunur. Bunlar da köy odası olarak kullanılır.

Süslü köy odası

        Köy odasını yapan ustalar çeşitli yerlerine adlarını yazar ya da bir işaret koyarlar. Odayı yaptıkları tarihi de tavana ya da duvara işlemelerle kazırlar. Köy odaları dayanıklı taşlardan ve ardıç ağacından sağlam bir temel üzerine yapılmıştır. Estetik bir yapı özelliği vardır. İç gereç tümüyle işleme ve oymadır. Tarihi iki yüz yıla dayanan köy odaları vardır.

Köy odası 11        Tanıdık ya da tanımadık konuklar köyde konakladıklarında köy odasında kalırlar. Köy odasına kendi evleri gibi girer; karınlarını doyurur, orada yatarlar.

        Düğün, nişan, sünnet töreni toplantıları köy odasında yapılır. Uzun kış geceleri hoş söyleşilerle bu odada geçirilir. Yüzük oyunu ve benzeri gibi oyunlar burada oynanır, arabaşı ziyafetleri burada verilir. Köy odasında deve, koyun, kurt taklidi yaparak halkı eğlendiren, masal anlatan bulunur. Bunlar konuklara güzel bir zaman geçirtirler.

Köy Odası 7

        Köy odaları aracılığıyla kimi zaman kendi içinde kimi zaman farklı köylerle at ve cirit yarışları düzenlenir. Besili yarış atları çeşitli ipekli kumaşlarla donatılıp yarıştırılır. Dereceye giren atların sahiplerine heybe, kaftan gibi armağanlar verilir. Yarıştan sonra delikanlılar takımlar hâlinde cirit oynarlar.

        Âşıkların atışmaları da önemli etkinliklerdendir. Çevrede saz çalan, türkü söyleyen, destan yakan söz ve söz şairleri zaman zaman köy odalarında konaklar, akşam türküler çalıp söyleyerek halka hoş zaman geçirtirler. Âşığın ya da âşıkların geldiğini duyan köylüler köy odasını hınca hınç doldururlar. Köyde yeni âşıklığa özenen gençler de usta âşıklardan ders alırlar.

Köy odası 12x

        Bazen âşıklar aralarında atışma yaparlar. Bunlar saz eşliğinde yapılan tartışmalardır. Zaman zaman köyler arasında da düzenlenir. Başka köylerden gelen âşıklarla o köydeki âşıklarla atışırlar. Güldürü ögesi ağır basan bu atışmalar oldukça ilgi çekicidir. Atışmanın sonunda kazanan âşığa çeşitli armağanlar verilir. Âşıklık geleneğinin günümüze dek uzanmasında köy odaları önemli bir yere sahiptir.

       

        Köy Odasının Bölümleri

        Birinci bölüm: Burada 30-40 cm yüksekliğinde, yaklaşık 1 m eninde ve 2-3 m uzunluğunda bir ya da daha fazla sedir vardır. Üzerleri halılarla kaplıdır. Sedirlerin sırt tarafında halı yastıklar dayalıdır. Sedire genellikle “bağdaş” kurularak oturulur. Ortada iki sedir arasında bir boşluk bulunur. Burada halılar serilidir. Ayrıca duvarlarda da halılar asılıdır. Kışları ortaya bir soba kurulur.  El yıkamak için her zaman bir leğen ve ibrik hazır bulundurulur.

Köy odası 2Köy odası 3

Köy Ordası 8

        Bazı köy odalarında sedir bulunmaz. Duvar diplerine oturmak ve sırt dayamak için minderler konur.

Köy Odası 9

        İkinci bölüm: Burada sekiler (tahta oturak, iskemle) bulunur. Birinci bölümle arada 50-60 cm yüksekliğinde bir tahta bölme vardır. Ortada çok süslü ve işlemeli direkler bulunur. Bölme ve direkler, ağaç işlemeli oluşuyla dikkatleri çeker. İkinci bölüm, çocukların ve gençlerin oturdukları yerdir. Çocuklar ve gençler, büyüklerin konuşmalarına katılmaz; yalnızca onları dinlerler.

        Yüklük: Küçük köy odalarında dolap, büyük köy odalarında ise oda biçimindedir. Oda biçiminde olanına “yük odası” denir. Bu bölümde konukların yatacağı temiz yün yatak ve yorganlar bulunur. Özel yapılmış köy odalarında oda sahibinin zengin oluşu, konukların altına serdiği yün yataklarla ölçülür. Bu tür köy odalarında saygın konuklara iki kat yatak serilir. Yatakların yerden yüksekliği 1 m’dir. Tahtadan yapılan kısmı işlemelidir.
Odanın duvarlarında gömme dolap bulunur. Çay, şeker, fincan ve çay bardakları gibi şeyler buraya konmuştur. Bazı köy odalarında, oda girişinin tam karşısında raflar bulunur. Altında bir ocak, ocağın önünde de bir mangal vardır. Mangalın ateşi çoğunlukla hiç sönmez. Çay, kahve burada sıcak tutulur.

Yüklük

        Dış bölümü: Köy odasının biraz uzağında kurulmuştur. Tuvaletleri ayrıdır. Konukların hayvanlarını barındırmak için “atık” denilen küçük ahırlar yapılmıştır. Burası konuğun bineği için kullanılır. Başkası atını bağlayamaz. Konuklar kimseye danışmadan atlarını bağlar, önlerine kes (yonca samanı) ya da arpa dökerler. Arpa gereksinimi salma yoluyla köylülerden alınıp bir ambara konur. Ambarın anahtarı bir bekçide bulunur. Konukların hayvanlarını doyurma işi genellikle bekçilerce yapılır. Bazı odaların önünde de “binek taşı” bulunur. Konuklar bu taşa basarak atlarına binerler.

       Köylerde hâlâ köy odası vardır. Bazı köylerde eski köy odası kültürü yaşatılmaya çalışılsa da genel olarak işlevinden uzaklaşmıştır. Artık buralarda yalnızca oturulup söyleşiler yapılmakta, gazete, dergi vb. okunmaktadır. Köy odalarının gücünü yitirmesinde gelişen teknolojinin, radyo, televizyon gibi kitle iletişim araçlarının büyük etkisi vardır.

        Kaynakça

       1. http://www.bulgurlukoyu.net/koy-odalari.html

       2. http://www.orenkale.com/kultur-ve-sanat/

       3. http://sancaki.com/yazi_yazdir.php?KayitNo=162

       4. http://www.yozgathakimiyet.com/haberdetay.asp?kategori_no=1&id=2535i

       5. http://www.yozgat.org.tr/sayfa.php?no=84

       

        (Yukarıdaki internet sitelerinden edinilen bilgiler harmanlanıp yeniden düzenlenerek aktarılmıştır.)

 

Çiğdem Pilavı Geleneği

yozgatta-baharin-gelisi-cigdem-senligi-ile-kutlandi-DHA-a80315f28844f3038e6122d23935dbd8-2-t

 

        Çiğdem pilavı, “çiğdem gezmesi” adlı baharın başlangıç kutlamaları ya da bir başka adıyla “Hıdırellez” (Yozgat şivesinde, “Eğrice” ya da “Ağrice”) ve Nevruz kutlamaları çerçevesinde, çocukların ev ev gezerek topladıkları yemeklik malzemeyle yapılan bir pilav türüdür. Bahar Pilavı olarak da bilinir.

        Çocuklar, önceden hazırladıkları ucu sivriltilmiş “küsküç” adı verilen çiğdem kazıklarıyla baharın müjdecisi sayılan çiğdemleri topraktan sökmekle işe başlarlar. Bu sökümde, çiğdem olarak adlandırılan sarı çiçekli türler  chrysanthus ve c. ile aliöksüz (Yozgat şivesinde: alooğsüz) olarak adlandırılan mor-eflatun çiçekli türler hedef alınır. Çiğdemin topraktan sökümü kolay değildir. Toprağın kisli ve kökünün de derinlerde olması nedeniyle zordur. Hatta, “Her zaman çiğdem çıkmaz, bazen de küsküç kırılır.”  biçiminde atasözü de vardır.

        Karaçalı tabir edilen ağaçcığın dalı kesilerek dikenlerine çiğdemlerin soğanları saplanır. Çiğdemlerin asılı olduğu bu dal parçası ev ev gezdirilerek mâniler, tekerlemeler eşliğinde pilavlık malzeme (genelde yağ ve bulgur) toplanır. Bu tekerlemelerden en yaygını şöyledir:

        Çiğdem, çiğdem çiçecik,

        Ebem oğlu küçecik,

        Yağ verenin oğlu olsun,

        Bulgur verenin kızı olsun.

        En yaygın söylenen mâni de şudur:

        Çiğdem, çiğdem çiçecik

        Ebem oğlu küçecik,

        Çiğdem geldi yapıya,

        Bahşiş getir kapıya.

        Yağ veren ev sahibine, “yağı verenin oğlu olsun.” denir ve bir tutam sarı çiğdem sunulur, bulgur verene ise, “bulgur verenin kızı olsun.” denir ve mor çiğdem uzatılır. Mâniyi ya da tekerlemeyi duyup da kapıyı açmayan ev sahibine,

        Dam başında boyunduruk,

        Bekleye bekleye yorulduk,

        Bahşiş verirsen giderik,

        Yoksa akşama dek dururuk.

biçiminde bir tekerlemeyle serzenişte bulunulur.

        Ev gezmelerinde yalnız yağ ve bulgur toplanmaz, uygun olan yiyecekler, para da alınır ve pilavlık malzeme ayrıldıktan sonra kalanlar çocuklar arasında bölüşülür.

        Pilavlık malzeme büyüklerin yardımıyla pilav yapılır ve içine de soyulmuş çiğdem yumruları konur. Sonra pilav birlikte yenir. Bu geleneği günümüzde şehirlere göç vermeyip hâlâ köy olarak varlığını sürdüren tek tük yörelerde görmek mümkündür.

 

Çiğdem pilavı 2

        Yozgat köylerinde eskiden, çiğdem gezmesi mahalleler arası yarış olarak algılanırdı ve çiğdemi yamaçta ilk gören çocuğun mahallesi yarışı kazanır ve çiğdem gezmesi o mahalle çocuklarının öncülüğünde yapılırdı.

        Günümüzde çiğdem pilavı geleneği, Yozgat’ta her yıl düzenlenen çiğdem pilavı şenlikleriyle yaşatılmaya çalışılmaktadır. Bu şenliklerde çeşitli eğlenceler düzenlenmektedir.

 

Çiğdenm pilavı 1

Koç Katımı, Saya Geçme ve Döl Dökümü

 

        KOÇ KATIMI

Koç katımı

 

       Koçların koyunlarla bir araya getirildiği gündür. Ağustos ayı sonu ile eylül ayı başında koçlar koyunlardan ayrılır, ekim ayı sonuna kadar iyice beslenir.  Koç katımı günü geldiğinde koçlar özel kök boyayla ya da kınayla boyanır. Boyunlarına ya da boynuzlarına elma ya da ayva takılarak süslenir. Koçlar ağıldan çıkarılırken sırtına küçük çocuk bindirilir, ardından sürüye katılır. Koç katımı günü tam bir bayram havası içinde geçirilir.

 

        SAYA GEZME

Saya Gezme

        Kuzunun anasının karnında tüylendiği, canlandığı gün olarak kabul edilen bu gün, koç katımından yüz gün sonraya denk gelir. Bu nedenle “koyun yüzü” ya da “davar yüzü” olarak da adlandırılır. Saya gezme günü köse oyunu oynanır. Çocuklar kapı kapı dolaşarak tekerlemeler eşliğinde yiyecek, bahşiş toplar ve eğlenirler.

 

        DÖL DÖKÜMÜ

        Koyunların kuzulamaya başladığı zamandır. Döl döküm zamanının öncesinden başlayarak kimi kaçınmalar, inanışsal pratikler uygulanır. Örneğin o gün evden tuz ve ateş verilmez. Kuzuların doğmaya başlamasıyla birlikte çobanlar ev ev dolaşarak sürü sahiplerinden hediyeler toplarlar.

 

         Prof. Dr. Sayın M.Öcal Oğuz‘un konuyla ilgili şöyle bir yazısı vardır:

 

        YOZGAT’TA KOÇ KATIMI, SAYA GEZMESİ VE DÖL DÖKÜMÜ

        Halk takvimi sipariş verilen veya özenilip taklit edilen bir takvim değildir. Halk takvimi yüzyıllar, bin yıllar içinde doğayı, havayı suyu, yeri göğü, ayı yıldızı gözleyerek oluşturulan tecrübelerin bir sonucudur. Göçebe Türkmen hayatının mührünü taşıyan Bozok Yaylalarında kasım “koç katımı”, şubat “saya gezme” ve mart “döl dökümü” ayı olarak bu takvim bilgisi ile ilişkilidir.

        Halk takvimi, yılı “kasım günleri” ve “Hızır günleri” olarak ikiye böler. Bu takvim esas itibariyle yılı yaz ve kış olarak iki mevsim olarak kabul eder. Kasım günleri miladi 8 kasımda başlar ve şubat 29 çekmezse 179 gün sürer. 6 mayısta Hızır günleri başlar ve 186 gün sürer. Halkın şubat ayında düştüğüne inandığı cemreler bu takvime dayalıdır. İnanca ve gözleme göre ilk cemre göğe 105 (miladi 20 şubat), ikince cemre suya 112 (miladi 27 şubat) ve üçüncü cemre ise 119 kasımda (miladi 5 mart) toprağa düşmektedir. Bu nedenle halk kasım 100 olunca (miladi 15 şubat), “Geldik yüze, çıktık düze.” atasözünü söyleyerek yaz geliyor diye sevinir. Kasımın 100’ü miladi takvimde şubatın 15’ine tesadüf eder. Aynı zamanda Alevilerde Hızır cemi, Romalılarda Saint Valentin günü olan bu günde yazın geleceğine dair ümit artmıştır ,ama gerçekte yazın gelmesi için “mart dokuzu”, “dokuzun dokuzu” ve “aprıl beşi” de geçilmelidir. Miladi 6 nisana tesadüf eden 150 kasım için söylenen, “Kasım 150, yaz belli.” atasözü, kışın sona ermekte olduğuna işaret eder. Nihayet halk yazın gelişi için son sözünü, “İstersen yazı, bekle Hıdrellezi.” diyerek söyler. Nitekim Hıdrellez, 6 mayısta gelir ve o gün 1 Hızır olarak yeni yılın ilk günü, yani yılbaşıdır. Bu nedenle Anadolu yeni yılı kutlamak için yılın ilk günü olarak kabul ettiği 1 Hızır’ı bekler, ama yeni yılın gelişini de büyük bir heyecanla ve adım adım gün gün takip eder.

        “Döl Dökümü”nden söz ederken kasımın 100. günü (miladi 15 şubat) yapılan “saya gezme” törenini unutmamak gerekir. Saya gezme töreninin neden yapıldığını anlamak içinse “koç katımı” şenliklerini bilmek gerekecektir. Koyunların gebelik dönemi 150 gündür. Halk takviminde yaz günlerinin bittiği ve kış günlerinin başladığı kasım günlerinin başlangıcında koç katımı şenlikleri yapılır. Yaz boyunca koyunlardan ayrı tutulan ve beslenip bakılan koçlar, çoban tarafından özel boyalarla ve kendine özgü desenlerle boyanır ve davullu zurnalı şenliklerle koyun sürüsüne katılırdı. Koç katımını takip eden 100. gün, halk takvimine göre kasım günlerinin olduğu kadar kuzuların ana rahmine düşüşünün de 100. günüdür. Saya kelimesinin Türkçesi “yüz” demektir. Bu nedenle “saya gezme” ile “koyun yüzü” terimleri “koç katımı”nın 100. gününe işaret eder. “Saya gezme” töreni, çobanın öncülüğünde ve gece yapılan bir törendir. Bu törende koyunların gebeliğinin 100. günü, “Geldik 100’e, çıktık düze.” atasözünün sevinciyle yapılırdı. Lambalar, çıralar, ışıklar, ziller, çanlar ve köse-gelin oyunları ile herkesi etrafına toplayan bu şölen, durağan kış günlerini süsleyen büyük bir dönüşüm eğlencesiydi.

        Kasım ayı 150 olunca halkın kullandığı “Kasım 150, yaz belli.” atasözü aynı zamanda “döl dökümü”nün başlangıcına işaret eder. Miladi takvime göre 6 nisana tesadüf eden bu gün, eskilerin ifadesiyle “baba hesabı” denilen ve miladi takvimden 13 gün çıkarılarak hesaplanan geleneksel takvime göre 23-24 marta tesadüf eder. Bu nedenle koyunların kuzulamaya başladığı kasımın 150’li günlerinde “döl döküm ayı” başlar. Çobanlar her gün heybeler dolusu kuzuyu sürü sahiplerine ulaştırırlardı. Çocuklar “çobanın heybesinde acaba bizim kuzumuz var mı” merakıyla sürünün gelişini akşamları heyecanla beklerlerdi.

        Yozgat’ın bugün dağlarından koyun, avlularından kuzu sesleri gelmiyor. Ne sürü kalmış ne çoban. Küçükbaş hayvan üretimi dibe vurmuş. Böylece “koç katımı”, saya gezme” ve “döl dökümü” hem bilgi hem de şölen ve tören olarak hayatımızdan çıkmış. Halk takvimini bilenler, ya ölüp gitmişler ya sosyal hayattan uzlet köşelerine çekilmişler. Gençlere halk takvimini ve ona bağlı tören ve şölenleri ne eskiler aktarabilmiş, ne okullar öğretmiş, ne de kitle iletişim araçları fark etmiş. Böylece genç ve gelecek kuşakların tören ve şölen birikimini; Sevgililer Günü, Paskalya veya Cadılar Bayramı oluşturmuş.

 

Congolos

        Congolos, diğer adıyla Karacongolos, kışın en soğuk günlerinde evlere girdiğine inanılan düşsel bir yaratık, bir cadıdır. Yozgat yöresinde Congolos adıyla anılır. Evlere kışın ortasında, soğukların en fazla arttığı zamanlarda (10 ocak- 17 ocak) uğradığına inanıldığı için Yozgat’ta bu günlere Congolos Ayı denir. Mevsim tarifleri; “Congolos girdi.”,  “Congolos çıktı.” biçiminde yapılır.

        İnanışa göre Congolos; açıkta duran yiyecek küplerine tükürür, idrarını yapar, böylece hastalıklara neden olurmuş. (Bu yolla hastalığa yakalandığına inanılan insanlara marazlı denir.) Congolos, bazen de uyuyan insanı, yakınlarından birinin sesini taklit ederek çağırırmış. Uyanmazsa onu alıp götürür ve dışarıda soğuktan donmaya terk edermiş. Congolos’un pancar olan evlere gelmeyeceğine inanılırmış. Congolos’un evlere uğramaması için pancar pişirilip eşiklere gömülür ya da lohusalara, dünürlere, sevilen kimselere verilirmiş.

Halk İnanışları

      Halk inanışlarının bir bölümü ortak nitelikler taşırken bir bölümü köyden köye bile farklılıklar göstermektedir. Bu inanışlar iyi niyete dayanmakta, ama bilimsel nitelik taşımamaktadır. Hatta bazı inanışlar, halk sağlığı açısından sakınca da doğurmaktadır. Ancak zengin bir kültür ögesidir halk inançları. Saftır, özdendir, sıcaktır, buram buram halk kokar. Onu yücelten de işte budur.

      Halk inançları burada birtakım alt başlıklar altında sıralanmıştır. Halk inançlarıyla ilgili olarak pek çok internet sitesi araştırılmış, değişik veriler elde edilmiştir. Bu başlık altında iletilen veriler, daha önce de belirtildiği gibi farklı köylere ilişkindir. Tümü bir yöreye özgü değildir. Bu nedenle bazılarını yeni duyuyor olabilirsiniz. Ama bilinmelidir ki bunlar Yozgat halkının ortak kültür ürünleridir.

      Şimdi Yozgat’ın halk inanışları dünyasına bir yolculuk yapalım.

 

      1. DOĞUM VE ÇOCUKLARLA İLGİLİ İNANIŞLAR

      Yozgat halkının doğumla ilgili yaygın birçok inanışı vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz.

  • Hamile bir kadın kötü ve sevmediği kimselere dikkatle bakmaz. Bakarsa çocuğun ona benzeyeceğine inanılır.

  • Hamile kadın aş eridiği sırada kime bakarsa doğacak çocuk ona benzer.
  • Doğum süresi dokuz ayı geçen kadınlara “Camız eti yemiş.” diye takılınır.

  • Bazı köylerde doğumu hâlâ yaşlı köy ebelerine yaptırırlar. Doğum uzun sürdüğü zaman bu yaşlı ebelerde bulunan ve “Fadime Anamızın Eli” diye adlandırılan ot suya konur. “Bu bitkinin yaprakları açıldıkça çocuğun doğumu yaklaşır, tamamen açılınca çocuk doğar.” inancı egemendir.

  • Çocuğun üzerinden başka bir çocuğun ya da kardeşlerinin atlamasıyla çocuğun boyunun uzamayacağına inanılır.

  • Bir kadın doğum yapacağı zaman, bir olumsuzluk yaşanmaması için yanına hiç doğum yapmayan kadın sokulmaz.

  • Bazı yörelerde doğumdan sonra anneye soğuk su verilmez. Kız doğuran anneye, “Kızandan gelmiş it gibi yatar.”,  Erkek doğuran anneye de, “Yılkıdan (yayladan) gelmiş at gibi yatar.” denir. Bu oğlan çocuğuna ne kadar önem verildiğini vurgulayan bir anlayıştır. Kaynanası; anneye yağlı yumurta, süt ve yağlı yemekler pişirir. Bunları ebe kadına ve geline yedirir. Ağzı tatlı, huyu güzel olsun diye hamile kadına ekşi yedirilmez.

  • Çocuğu ölen kadın, uğursuzluk getirir düşüncesiyle lohusanın yanına alınmaz.

  • Lohusa kadının yanına kedi yaklaştırılmaz. Kedi yaklaşınca çocuğun öleceğine inanılır.

  • Lohusa kadın evdeyken değirmenden un gelirse uğursuzluk getirmesin diye alınmaz.

  • Lohusa kadına çiğ et getirilirse uğurlu olacağına inanılır.

  • Uğursuzluk olur düşüncesiyle iki lohusa kadın birbiriyle görüşmez. Görüşmek zorunda kalırlarsa arka arkaya gelerek birbirlerinin yüzünü görmeden iğne değiştirirler.

  • “Lohusa kadını al basar.” inancı yaygındır. Bunu önlemek için kadının baş ucunda sürekli Kur’an bulundurulur. Geceleri kadının yanında kocası ya da kardeşi bekler. Ayrıca kadının üzerinde kocasının ceketi, tuz, iğne ve ayak ucunda balta bulundurulur. Bazı yerlerde kadının yatağına kırmızı bir bez bağlanır ve odasında geceleri korkmaması için sürekli ışık yakılır.

  • Doğum yapamayan kadınlara çeşitli bitkiler kaynatılarak içirilir ya da hocaya okutulan yiyecek ve içeceklerden yararlanılır.

  • Doğum yapan kadın hemen iyi olsun diye bazı köylerde “haşıl” pişirilir, üzerlik tüttürülür.

  • Çocuk doğunca ayaklarından tutularak baş aşağı sallanır. Sonra annesinin sağ yanına konur. Ağzına kim tükürürse huyunun onun gibi olacağına inanılır. Sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunur.

  • Çocuğun yıkanacağı ılık suyun içine babaannesi bir gümüş yüzük atar. Bu, çocuk gümüş gibi parlasın; yani iyi insan olsun, diye yapılır. Aynı suyla annesi de yıkanır.

  • Çocuğun ilk banyosundan sonra güzel kaşlı ve güzel gözlü olsun diye kaşına, gözüne sürme çekilir. Ayrıca zengin olsun diye suya altın atılır.

  • Yeni doğan çocuğun düşen göbeği, sonra ailenin istediği gibi bir çocuk olması için cami ya da okul bahçesi gibi yerlere gömülür.

  • Doğan çocuğun alnı bezle bağlanırsa doğru olacağı inancı vardır.

  • Erkek çocuğu dayısına, kız çocuğu halasına benzer, inancı egemendir.

  • Çocuklara özellikle aynı sülaleden olan anne, baba, dede ve genç yaşta ölenlerin adlarını verme geleneği yaygındır. Böylece onların unutulmaması amaçlanır.

  • Çocuk doğduktan bir süre sonra dedesi ya da evin bir erkek büyüğü tarafından sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunur ve üç kez, “Senin adın …” diye seslenilir. Ardından da dua edilir. Bazı yörelerde çocuğun ailece belirlenen adını imam koyar, “Geleceği gayım (güçlü, sağlam) olsun. Hayırlı olsun!” diye dua eder. Böylece çocuğun vatana, ulusa hayırlı bir evlat olarak yetişeceğine inanılır.

  • Çocuk on beş günlük olunca uğurlu olacağı inancıyla ilk misafirliğe, kapısı kıbleye ve evi güneş gören sevilen bir aileye, götürülür. Gittiği evde çocuğa kısmeti bol olsun diye yumurta verilir ya da göğsüne kuru ekmek konur.

  • Bazı yerlerde çocuk kırk günlük olmadan dışarı çıkarılmaz. Bazı yerlerde de kız çocukları kırkını doldurmadan evden çıkarılırsa evde kalmayacağına inanılır.

  • Kırkı çıkan anne çocuğuyla birlikte ilk kez kimin evine giderse ev sahibi çocuğa para, yumurta, tülbent gibi hediyeler verir. Bu; çocuk şanslı, nasipli olsun, anlamına gelir.

  • Çocuğa kırk gün eşik atlatmazlar, melekler verir diye su vermezler.

  • Çocuğu kırk gün yere bastırmazlar.

  • Çocuk, anne sütüyle beslenip kundakta büyütülür. Doğmasından sonra kırk gün suyun içine yumurta kırılır ve çocuk bununla her sabah yıkanır. Kırk gün sonra annesi çocuğu kucağına alır

  • İlk kez sokakta kime rastlarsa çocuğun onun gibi olacağına inanılır.

  • Hırsız olmasın diye çocuğun tırnağını erken kesmezler.

  • Çocuk höllükle (toprakla) belenirse babayiğit olacağı düşünülür.

  • Gözleri şaşı olmasın diye kırkı çıkıncaya kadar çocuğun yüzü açılmaz.

  • Çocuk boş meme emince dili patır (peltek, kekeme, dilsiz) olur, diye düşünülür.

  • Çocuk 4-5 aylık olunca babasının cebinden para çektirilir. Böylece babasının parasının bereketli olacağına inanılır. Parayı çektikten sonra çocuğun tırnakları kesilir.

  • Çocuğun dişi çıkınca diş hediği yapılır. Diş hediği; buğday, nohut, kuru fasulye ve çedene karıştırılarak pişirilir. Pişen bu hediğin içine ceviz, fındık, sarı üzüm gibi çerezler katılır. Hedik; akrabalara, komşulara ve konuklara ikram edilir. Ayrıca başı ve dişi ağrımasın diye çocuğun başından dökülür.

  • Çocuk yürüme çağına gelir de yürüyemezse ayağına ip bağlanır, eline dürüm verilir. Başka bir çocuk, yürümeye başlaması için çocuğun ayağındaki ipi koparır, elindeki dürümü alıp yer.  Çocuk iki yıl geçmesine karşın yine de yürümeye başlamamışsa bir cuma günü sala ve öğle ezanı arası iki kız kardeş tarafından kollarından tutulup kıbleye dönülerek sallanır. Bu ara,

          Sallarız salaya,

          Yalvarırız Mevla’ya.

          Bu çocuk yürüsün,W

          İleriki cumaya.

          denilerek çocuğun öteki cumaya kadar yürüyeceği düşünülür.

  • Çocuk dört elle emekleyince konuk geleceğine inanılır.

  • Çok ağlarsa gözleri üzüm gibi kara olur.

  • Yeni doğan bebeğin kara kaşlı olması için kaşlarına kazan dibi sürülür.

  • Çocuk sarılık olduğu zaman başına sarı yemeni örtülür. Böylece hastalığın geçeceği düşünülür.

  • Çocuğa dikkatle bakıldığı zaman, gözleri yılık (şaşı) olur, inancı egemendir.

  • Çocuk evin yemişidir, hayır ve bereketi artırır.

  • Perilerden korkulduğu için çocuk yalnız bırakılmaz.

  • Çocuklara göz değmesin diye üstüne mavi boncuk, öd ağacı, iğde çekirdeği ve boş kurşun takılır.

  • Zamanında yürümeyen çocuklar evliyaya götürülür. Bu yolla sorunun çözüleceği inancı vardır.

  • Çocuk, göz değer diye yeşil gözlü kimselere gösterilmez.

  • Çocuğun herhangi bir yerinde kahve büyüklüğünde ben olursa annenin hamileyken kahve yediğine inanılır. Doğan çocuğun kollarında ve vücudunda sık ve sarı tüyler bulunursa annenin çok kuşburnu yediği düşünülür. 

      2. KADIN VE ERKEKLERLE İLGİLİ İNANIŞLAR

  • Bir delikanlı uyumadan önce, tanıdığı yedi insanın evlerinin pencerelerini sayarak ertesi gün yapmak istediği şeyi aklından geçirirse dileğinin yerine geleceğine inanılır.

  • Delikanlılar evlenemeyiz diye akşamları aynaya bakmazlar.

  • Delikanlılar askere ya da gurbete giderken sular gibi akıp evine tez dönsün diye arkalarından su serpilir.

  • Genç kızlar erkeklerin önüne geçmezler, geçerlerse uğursuzluk getirileceği düşünülür.

  • Genç kız, büyüğünün yanında yemek yemez; aksi tutum görgüsüzlük olarak algılanır.

  • Genç kız, saygısı gereği çeşmede kendinden büyüğün testisini ya da helkesini doldurur; bazen de evine kadar suyunu götürür.

  • Odanın ışığını evin erkeği yakarsa o ev daima nur içinde ve bereketli olur.

  • Kadının yolda erkeğin önünü kesmesi uğursuzluktur.

  • Bir kadın iki erkeğin arasından geçerse çocuğu olmaz.

  • Bir adam iki kadının arasından geçerse sözü geçmez.

  • Bir erkek iki kız arasından geçerse köse olur.

  • Yarım çay içen kadın dul kalır.

  • Ava gidecek kişinin önünden kadın geçerse o kişi avlanamaz. Bu nedenle ava gitmekten vazgeçmelidir.

  • Kız çocuğunun saçını ilk kez dayısı keserse saçı gür olur.

  • Oğlan çocuğunun saçını ilk kez amcası ya da dayısı keserse saçı gür olur.

  • Kız baba evinden perşembe ya da pazar günü çıkarsa uğurlu olur.

  • Koç katımında koçun üzerine kız çocuğu bindirilirse doğacak kuzu dişi, oğlan çocuk bindirilirse erkek olur.

      3. EVLENME VE AİLEYLE İLGİLİ İNANIŞLAR

  • Kadın erkekten yaşlı olursa o evde bolluk olur.

  • Evliliğin ilk günü gelin eşiğe yağ sürüp çivi çakarsa o evlilik ömür boyu sürer, yuva yıkılmaz.

  • Bir evde çocuk ne kadar çok olursa o evde o kadar bolluk olur.

  • İlk çocuk aileye uğur getirir.

  • Çok sakız çiğneyen erkeğin karısının geveze olacağına inanılır.

  • Evli erkek gece ıslık çalarsa şeytanlar başına toplanır.

  • Bir evin avlusundaki bir dala saksağan konar ve öterse ev sahibine müjdeli bir haber geleceği düşünülür.

  • Baykuşun ötmesi uğursuzluk sayılır. Mutlaka o evden biri ölür ya da evi yanar.

  • Düğünü olacak kızlar evlenince çok gezer diye evden pek dışarı çıkarılmaz.

  • Bir baba, çocuklarına tencere kapağında meyve yedirmez. Yedirirse nasiplerinin kesileceğini düşünür. Horozun ilk akşam ötmesi zenginliğe, yerlerin yarılması kıtlığa, tavuğun ötmesi karanlık günlerin geleceğine işaret olarak kabul edilir.

  • Gelin eve girerken kötü huyları yok olsun diye başında çanak kırılır.

  • Gelinin ayağının uğurlu olması için eşiğin üstüne yağ sürülür, kapıya çivi çakılır, ayağına kurban kesilir ve kınasına altın konulur.

  • Nazardan korunmak için gelin oğlan evinin eşiğinin önüne gelince üzerlik yakılır.

      4. İNSAN VÜCUDUYLA İLGİLİ İNANIŞLAR

  • Elleri diz üzerinde kavuşturmak, parmakları birbirine geçirip el bağlamak iyi değildir, insanın kısmeti kapanır.

  • Parmakların çatırdaması iyidir, insanın sağlıklı olduğunu gösterir.

  • El yıkanırken önce sağ elden başlamalı, önce sol elden başlamak uğursuzluk getirir.

  • Tokalaşırken ya da birisine bir şey verirken sağ el kullanılmalıdır, sol el uğursuzluktur.

  • Baş taranırken dökülen saçları dökmek doğru değildir, bunlar toplanır, ölünce o kişinin kabrine konur. Çünkü bu saçlar kıyamet gününde yeniden bitecektir.

      5. EVLE İLGİLİ İNANIŞLAR

  • Evin temeline kara taş koymak iyi değildir.

  • Kapının önünde oturan kişi iftiraya uğrar.

  • Duvar dibinde uyumak iyi değildir, insan çarpılır.

  • Evin bereketi için ufak bez torbalara üzerlik ve çörek otu konulup saklanılır. Bu uygulama şimdilerde bez torba yerine ufak cam şişeler kullanılarak yapılmaktadır.

  • Depo, ambar ve ahırın bereketi için kapıya at nalı çakılır.

  • Evin içerisi temiz olmazsa oraya melekler değil şeytanlar gelir. Böylece o evde mutluluk değil, geçimsizlik olur.

  • Evden bir kişi gurbete gittiği zaman o gün ev süpürülmez, dışarıdan konuk alınmaz. Aksi durum uğursuzluk kabul edilir.

  • Eşya taşımak için kullanılan ala iple komşunun evine girilmez. Komşunun başına bir uğursuzluk geleceğine inanılır.

  • Kapı eşiğinde oturulmaz, insan yoksul olur.

  • Kapı eşiğinde oturulmaz, insan bekar kalır.

  • Urganla komşunun evine girilmez. Aksi durumda o evde kıtlık olur.

  • Kapı eşiğinde oturulmaz, çünkü orada şeytan bulunduğuna inanılır.

  • Yağmur yağarken kapı eşiğinde oturmak günahtır.

      6. BEREKETLE İLGİLİ İNANIŞLAR

  • Değirmenden ilk gelen unla yapılan ilk ekmeği yiyen kişinin karısı ölür.

  • Ekmek kırıntılarını yere atmak, ayakla çiğnemek evin bereketini götürür.

  • Bereketi artsın diye gurbete giden kişinin azığından bir parça ekmek çalınır.

  • Bir kişinin üzerinde dikiş dikilirse o kişinin kısmeti bağlanır.

      7. OCAK VE ATEŞLE İLGİLİ İNANIŞLAR

  • Ateşe tükürmek, ateşe sövmek, ateşe tırnak atmak, su dökmek uğursuzluk getirir.

  • Sabah, evinden başkasına ateş verenin ocağı söner.

  • Ocağın üstünü boş bırakmak uğursuzluk getirir.

  • Sacayağının birdenbire devrilmesi evin başına bir yıkım geleceğini gösterir.

  • Tencerede su boşu boşuna kaynarsa düşmanlar çoğalır.

  • Lamba yakılmayan evin ocağı her vakit kararır.

  • Ateş çok önceden sönmüş olsa dahi külün yanında yatılmaz. Külde cin ve şeytanın oynak yaptığına inanılır.

  • Ateşin çıkardığı ses ateşi yakan kişi hakkında dedikodu yapıldığına işarettir.

      8. HAYVANLARLA İLGİLİ İNANIŞLAR

  • Yılan öldürülüp suya atılır ve suda kaybolursa yağmur yağar ve durmaz, seller olur.

  • Kurt uluyunca ya ayaz olur ya kar yağar.

  • Bir evin başında baykuş öterse o evde biri ölür ya da bir yıkım olur.

  • İnek doğurunca eve ağır bir şey alınırsa ya da ağır bir şey kaldırılırsa ineğin sütü kesilir.

  • İneğin sütünü yere sağmak iyi değildir, hayvan hastalanır.

  • İlk yaylaya çıkışta sığırların ortasından bir yabancı geçerse sığırlar hamile kalmaz, doğum yapmazlar.

  • Bir kişinin önüne tavşan çıkması uğursuzluktur, mümkünse gidilen yoldan geri dönülür.

  • Çakal uluyunca yere tükürmek gerekir, yoksa insanın başına bir yıkım gelir.

  • Çakal ulumaya başlayınca hava açacak, günlük güneşlik olacak demektir.

      9. TARIM VE BİTKİLERLE İLGİLİ İNANIŞLAR

  • Kara ağaçtan düşen yaşamaz.

  • İncir ağacının altında uyuyanları şeytan alır götürür.

  • Ceviz ağacının altında yaşayanları şeytan alır götürür.

  • Tarlada zina yapılırsa bereket olmaz.

  • Üzümün tanesini, karpuzun sap kısmındaki kabuğunun içini yiyenler yetim kalır.

  • Çocuğun bezleri yabani ağaca asılırsa çocuk yabani olur.

  • Nar tanelerini yere dökmek günahtır, nar cennet meyvesidir.

      10. KARANLIK VE IŞIKLA İLGİLİ İNANIŞLAR

  • Akşam soğan yenen yere melekler gelmez.

  • Gece aynaya bakanın ömrü kısa olur.

  • Gece biber, soğan, sarımsak gibi acı şeyler dışarıya verilmez.

  • Yoğurt, süt, peynir gece dışarıya verilmez. Vermek gerektiğinde üzerine kömür, üzerlik ya da yeşil bir dal konulur.

  • Gece ıslık çalmak günahtır.

  • Gece evden eve tuz verilmez.

  • Akşam kapının önü süpürülmez.

  • Ekmek aktaracağı evden eve verilmez.

  • Çocuklar gece beş taş oynarsa düşman gelecek denir.

      11. SAĞLIKLA İLGİLİ İNANIŞLAR

      Aşağıdaki uygulamaların kişileri sağlığına kavuşturacağı inancı egemendir:

  • Baş ağrısında,alna ve başın ağrıyan kısmına patates dilimlenerek sarılır.

  • Karın ağrısında hastaya zeytinyağı ile pişirilen kömeç suyu içirilir.

  • Ağrıyan dişe tuz basılır.

  • Yanıklara süt yüzü ya da yoğurt sürülür.

  • Köpeğin ısırdığı bölgeye o köpeğin tüyü basılır.

  • Boğaz düşmesinde boğaza sobada haşlanan elma sarılır.

  • Olgunlaşıp patlaması için çıbanın üstüne ateşte haşlanan lahana ve kelle soğan sarılır.

  • Arının soktuğu bölge demirle ovulur ya da oraya yoğurt sürülür.

  • Kanamaları durdurmak için o bölgeye yakılan çaput ya da kağıt külü sürülür.

  • Ağrıyan kulağa anne sütü sağılır, sarımsak konur ya da kulak mercimeğin buharına tutulur.

  • Mayasır olan kişi kömeç buğusuna oturtulur.

  • Göbeği kesilen çocuğun yara yerine katran sürülür, nane basılır.

  • Zatürre olan kişinin ağzına kaynamış suyun buharı verilir.

  • İncinen ya da burkulan bölge jiletlenerek pis kan dışarı çıkarılır. Daha sonra o bölgeye zeytin, et, yumurta sarısı, kara üzüm sarılır. Aynı bölgeye fiğ unu ile tuz karılarak da sürülebilir.

  • Diz ağrısında ya da romatizmal ağrılarda ağrıyan bölgeye papatya ezilerek sarılır, ısırgan otu kaynatılarak suyu içirilir.

  • Böbrek taşının düşürülmesi için maydanoz yenir. At arabasına ya da traktöre binerek gezilir.

  • Nazardan korunmak için üzerlik tütsülenir, köz söndürülerek suyu kişiye içirilir. Çocukların yüzüne soba isi sürülür. Nazarlık kullanılır.

  • Öksürük için kurutulan ayva yaprağı kaynatılarak içilir.

      Kaynakça

      1. http://www.cigdemliyiz.com/?pnum=83&pt=BATIL%20%C4%B0NAN%C3%87LAR

      2. http://www.derbent66.com/v1/default.asp?derbent=halkhekimligi

      3. http://www.yasarkalafat.info/index.php?ll=newsdetails&w=1&yid=77

      4. http://www.yozgat.org.tr/sayfa.php?no=84

Yöresel Yemekler

        Yozgat zengin bir yemek kültürüne sahiptir. Kentimiz ve yöresinde birbirinden güzel yemekler yapılır. Burada söz konusu yemekler, yapılışları, fotoğrafları, kimi zamanda videolu anlatımlarına yer verilmiştir. Yemekler sıralanırken baş taraflara Yozgat için simgeleşmiş olanlar alınmıştır. Elden geldiğince yörede yapılan tüm yemeklere yer verilmeye çalışılmıştır.

        Yemeklerin yapılışı konusunda farklı kaynaklarda, farklı açıklamalar görülmüştür. Bu farklılıkların yemeğin kaç kişilik hazırlandığı ve yöresel damak zevkiyle ilgili olduğu açıktır. Bu arada yemekle ilgili açıklamalarda sık sık anlatım bozukluklarına rastlanılmış ve bunlar düzeltilerek aktarılmıştır.

        Eksikler varsa sizlerce tamamlanması dileğiyle…

 

        TESTİ KEBABI

Testi Kebabı 1  tESTİ KEBABI 3  Testi Kebabı 23        

        Gereçler (malzeme)

        1 testi

        3 kilogram kuşbaşı et

        1 kilogram domates

        300 gram sarımsak

        200 gram sivri biber

        200 gram tereyağı

        Karabiber, tuz

       

       Yapılışı

       Doğranmış domates, sivri biber ve sarımsak kuşbaşı ete katılarak ezmeden iyice karıştırılır. Yeterince tuz eklenir. Testi içi iyice yıkandıktan sonra karıştırılan gereç testinin içerisine doldurulur. En üste tereyağı konur. Testinin ağzı hamur ile kapatılır ve ortası hafif açılır. Genellikle açık havada odun ya da meşe kömürü yakılmış bir ateşte pişirilir. İki saate yakın bir zamanda pişen yemeği ilk kez yapanlara meşe kömürü kullanmaları önerilir. Yemek piştikten sonra testi kırılarak yemek servis yapılır.

       

        Not: Testi kebabı, Yozgat Belediyesi tarafından Türk Patent Enstitüsüne “Yozgat Yöresi Yemeği” olarak tescil ettirilmiştir.

 

 

        TANDIR KEBABI

Firin-Kebabi    Tandır kebabı    Tandır kebabı 1

        Gereçler

        Bir adet koyun eti (genellikle kuzu kol)

        Lavaş ekmeği

        Domates

        Yeşil biber

        Soğan

        Maydanoz

        Baharatlar

       

        Yapılışı

        Tandır kebabı, kuzu etinin sinirlerinin çıkarılıp yağlarından arındırılarak büyük parçalara bölünmesiyle şeklinde yapılır. Bol tuza batırılan etler yirmi dört saat buzdolabında bekletilir.  Böylece etin kanlı suyu çıkar ve et kıvamında terbiye edilmiş olur. Bu arada özel topraktan yapılmış tandırın iki kenar kısmına meşe odunları yerleştirilerek yakılır. Tandırdaki ateş köz durumuna geldiğinde bir gün önceden dinlenmeye bırakılan etler demir şişe batırılarak fırına verilir. Etler yaklaşık bir saat içinde tandırdan çıkarılır. Bıçakla birkaç yerinden delinerek yeniden tandıra verilir. Yirmi beş otuz dakika daha pişirildikten sonra çıkarılır, otuz dakika daha bekletilir. Bundan sonra etler yaprak biçiminde dilimlenip domates, maydanoz, biber, soğan ve lavaş ekmeğiyle servis yapılır. 

        

          Not: Tandır kebabını evde pişirmek de olanaklıdır. Ancak bu özgün bir tandır kebabı olarak düşünülemez. Tandır kebabının evde yapılışı şöyledir:

       

        Gereçler

         1 kuzu kol

         1 miktar, maydonoz

         4 adet defne yaprağı

         Sıvı yağ

         Tane karabiber

         Tuz

         Domates

         Yeşil biber

         Soğan

         Bir miktar dereotu

       

        Yapılışı

          Öncelikle kuzu eti doğranıp düdüklü tencereye atılır. Üzerine az su eklenip pişmeye bırakılır. Bir fırın tepsisine defne yaprakları dizilir. Üzerine tane karabiber serpilir. Düdüklüde pişirilen et tepsiye defne yapraklarının üzerine alınır ve tuzu ayarlanır. Etin düdüklü tenceredeki suyu tepsiye eklenir. Et, üzerine sıvıyağ gezdirip 180 derecelik ısıda üzeri kızarana kadar pişirilir; sonra da pirinç pilavı, domates, soğan, yeşil biber ve dereotu ile süslenerek servise sunulur.

 

 

        ARABAŞI

Arabaşı 1  Arabaşı 3  Arabaşı 2

        Gereçler  

        Hamur için:

        5 kilogram su

        650 gram un (12 kişiliktir)

       

        Yapılışı

        5 litre suyun 3 litresi ateş üzerinde kaynatmaya bırakılır. Kalan 2 litre soğuk suya 650 gram un eklenip mikserle çarpılarak bulamaç durumuna getirilir. Bu bulamaç kaynamakta olan suya birdenbire boşaltılır. Oklava ile sürekli karıştırılır. Hamur mısır patlağı gibi patlamaya başlayınca 3-4 dakika daha kaynatılıp 40 cm’lik 2 siniye dökülüp soğumaya terk edilir.

        Çorba için:

        Tavuk ya da hindi eti (göğüs)

        5 kilogram su

        5 kaşık un (yağsız kavrulmuş)

        2 kaşık salça

        1 kaşık pul biber

        150-200 gram yağ

       

        Yapılışı

        Tüm bu malzemeler çiğ olarak karıştırılıp ocağa konulur. Köpük kayboluncaya kadar pişirilerek hazır duruma getirilir. İkramdan önce tikelenen (didilen) et çorbaya eklenip bir taşım kaynatılarak servis yapılır. Soğumaya bırakılan hamur, ıslak bir bıçak ile baklava dilimleri biçiminde kesilir. Tepsinin ortası çorba kasesi sığacak biçimde açılır ve buraya çorba kasesi yerleştirilir. Kesilen hamurlar kaşık üzerine yerleştirilerek çorba ile birlikte çiğnenmeden yutulur.

     

        Not: Arabaşı, Yozgat Belediyesi tarafından Türk Patent Enstitüsüne “Yozgat Yöresi Yemeği” olarak tescil ettirilmiştir.

 

        BEZDİRME

Bezdirme 2Bezdirme 1

         

        Gereçler

        1+1/2 su bardağı duru çiğ köftelik bulgur

        1 su bardağı su

        2 büyük boy soğan

        1+1/4 su bardağı yağsız kıyma

        1 tatlı kaşığı kimyon

        1 tatlı kaşığı karabiber

        1 tatlı kaşığı kırmızıbiber

        1 yemek kaşığı nane

        1 tatlı kaşığı tuz

        2 su bardağı sıvı yağ

        (6 porsiyon için)

       

        Yapılışı

        Bulgur, 1 su bardağı sıcak su ile ıslatılarak kabartılır. Soğan soyulur, yıkanır ve çok ince doğranır. Bulgur, kıyma ve soğan karıştırılır. Üzerine kimyon, karabiber, kırmızıbiber, nane ve tuz eklenerek iyice yoğrulur. Ceviz büyüklüğünde parçalar alınarak avuç içi genişliğinde ve 1 santimetre kadar kalınlıkta yuvarlak köfteler yapılır. Kızdırılmış yağda kızartılır ve sıcak olarak servis yapılır.)

 

 

        ÇULLAMA

  Çullama 1Çullama 2

       

        Gereçler

        2 orta büyüklükte patlıcan

        2 orta boy, kuru soğan

        250 gram orta yağlı dana kıyma

        6-7 diş soyulmuş sarımsak

        2 orta boy domates

        4 yemek kaşığı sıvı yağ

        1 su bardağı sıvı yağ (patlıcanları kızartmak için)

        2 yumurta

        1 su bardağı dolusu elenmiş un

        Yeterince tuz

        İstenilen oranda karabiber

       

        Yapılışı

        Patlıcanları aralıklı soyularak kalın yuvarlak dilimler biçiminde kesilir. Patlıcan dilimleri tuzlu suda 30 dakika bekletilip bol sudan geçirilerek yıkandıktan sonra kâğıt havlu ile kurulanır. Una yeteri kadar tuz serpildikten sonra karıştırılır. Patlıcan dilimleri önce una bulanır, sonra da çırpılmış yumurtaya batırılıp çıkarılır. Patlıcanlar iyice kızdırılmış sıvı yağda hafifçe arkalı önlü yakılmadan kızartılarak kâğıt havlu üzerine çıkarılıp yağını çekmesi için bekletilir.

        Bir tavaya sıvı yağ konur. Küp biçiminde doğranmış soğan ve sarımsaklar eklenip pembeleşinceye dek kavrulur. Ardından kıyma ekleyip 2-3 dakika kadar daha kavrulur. Rendelenmiş domates, tuz, karabiber eklenip domatesin suyu çekilene kadar kavurma işlemi sürdürülür. 1 su bardağı sıcak su eklenip bir taşım kaynatıldıktan sonra tava ocaktan indirilir.

        Patlıcan dilimlerini geniş bir tencereye bir sıra biçiminde dizilir. Üzerine kıymalı harcın yarısı gezdirildikten sonra yeniden patlıcan dilimleri dizilir. Kalan kıymalı harç patlıcanların üzerine gezdirilir. Yemek hafif ateşte pişirilir. Pişirme işlemi tamamlanınca ılık olarak servis edilir.

 

        GEBOL

         gebol 1

       

        Gereçler

        5 su bardağı su

        1,5 su bardağı un

        Biraz tuz

        1 çorba kaşığı tereyağı

        Sosu:

        1,5 su bardağı pekmez

        2,5 çorba kaşığı eritilmiş tereyağı

        

        Yapılışı

        Su ile un güzelce karıştırılıp tuz eklenir. Karışım, katılaşana kadar karıştırılarak pişirilir. Ocaktan indirilmeye yakın tereyağı konur. İyice karıştırılarak yayvan bir kaba konup soğutulur.

        Sosu:

        Güzelce karıştırılır. Servis yapılırken bu hamurla birlikte pekmezli ve tereyağlı sos sunulur. Kişisel tercihe göre hamur, pekmezli tereyağına bandırılıp yenir.

 

        HARİSE

Harise 1

     

        Gereçler

        1 su bardağı pekmez

        3 su bardağı soğuk su

        1 su bardağı un

        1 su bardağı ceviz

     

         Yapılışı

        Pekmez, soğuk su ve un bir tencereye konup karıştırılır. Sonra orta ateşli ocağa yerleştirilir. Sürekli karıştırarak koyulaşana kadar pişirilir. Ateşten alınmadan hemen önce ceviz konur. Pişen yemek düz bir tabağa dökülür. Soğuyunca servis yapılır.

 

       HELLE 

 Helle-Çorbası 2Hellel 1

        

        Gereçler

        1 su bardağı yeşil mercimek

        3 çorba kaşığı un

        1 tatlı kaşığı tuz

        6 su bardağı su

        1 adet kuru soğan

       1 çorba kaşığı tereyağı

        2 tatlı kaşığı kırmızı pul biber

       

        Yapılışı

        Mercimek haşlanır. Bu arada un yağsız olarak kısa süre kavrulur. Soğuyunca üzerine soğuk su katılarak inceltilir. Sulu un, kaynamakta olan mercimeğe katılır. Üstüne sıcak su konur. İnce kıyılmış soğan, başka bir tavada tereyağında pembeleştirilir; pul biber katılıp ateşten alınır. Sonra da aynamakta olan çorbaya eklenip bir taşım daha pişirilir.

 

        İÇLİ BULGUR PİLAVI

İçli Bulgur Pilavcı 23

İçli Bulgur Pilavı 1

      

          Gereçler

        1 çay bardağı sıvı yağ

        1 kilogram ince bulgur

        1 yemek kaşığı tuz

        2 su bardağı su

        4 çay kaşığı susam

        2 yemek kaşığı kuş üzümü

        1 rendelenmiş soğan

        1 tutam nane ve kekik

        1 çay kaşığı pul biber

       

        Yapılışı

        Yağı tencereye konduktan sonra soğan, susam ve kuş üzümü iyice kavrulur. İçinbulgur konur ve biraz karıştırdıktan sonra üzerine nane, kekik, pul biber, 1 yemek kaşığı tuz eklenir. 2 su bardağı su konduktan sonra karışım suyu çekinceye kadar pişirilir. Üzeri gazete kâğıdıyla kapatıldıktan sonra 20 dakika dinlendirilir ve servis edilir.

 

       İNCİR UYUTMASI 

 İncir ulyutması 2İncir uyutması 1

       

        Gereçler

        1 litre süt

        250 gram incir

        2 çorba kaşığı şeker

        Bir miktar ceviz ya da fındık

       

        Yapılışı

        Süt parmak dayanacak sıcaklığa getirilir. İncirler çok ince kıyılır. Şeker ve bu kıyılan incirler süte katılıp karıştırılır. Sonra doğrayıcıyla çok az çekilir. Tencerenin kapağı kapatılıp sarılır. 1 gün bekletildikten sonra yoğurt kıvamına gelince servis edilir.

 

 

        MADIMAK

DSCF1919Madımak 1

        Gereçler

        1.5 kilogram madımak

        Bir kâse yoğurt

        150 gram pastırma

        Bir iki diş sarımsak

        Tuz, biber, yağ, salça

       

        Yapılışı     

        1,5 kilogram madımak temizlendikten sonra satırla kıyılarak iyice küçültülür. Bir tencereye yağ, salça, pastırma konularak kavrulur. Kıyılan madımak üzerine eklenir. 15 dakika pişirildikten sonra servis yapılır. Sarımsaklanmış yoğurt isteğe göre sos olarak kullanılır.

 

       MAYALI BAZLAMA 

 Mayalı bazlama 1Mayalı Bazlama 2

   

        Gereçler

        2 su bardağı un

        1 çay kaşığı tuz

        1 tatlı kaşığı toz maya

        Yaklaşık 1/2 su bardağı su (3/4 su bardağı su da kullanılabilir.)

        1 çay kaşığı toz şeker

       

        Yapılışı

        Hamurun hazırlanması için un ve tuz derin bir kaba konup karıştırılır.Toz mayay ve toz şeker ılık suya atılıp karkıştırılır. Yaklaşık 2-3 dakika kadar mayanın erimesini beklenhir. Mayalı su unun üzerine aktarılıp yoğrulmaya başlanır. Hamur ele hafifçe yapışacak duruma getirilir.

        Sonra toparlanır ve oda sıcaklığında en az 1 saat kadar bekletilir. Böylece hamurun kabarıp kıvama gelmesi sağlanır. Dinlenip ekmek hamuru kıvamına gelen hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar koparılır. Hamur parçaları, yani bezeler hafif un serpilerek tezgâhın üzerinde merdane yardımıyla pasta tabağı (15-18 santim çapında ) büyüklüğünde açılır. Öte taraftan, büyük boy bir teflon tava (ya da eski usul bir sac) orta ısı ateşin üzerinde kızdırılır. Bazlamalar, yağsız ve kızgın tavada önlü arkalı kızartılır. Sıcak bazlamaların üzerine tereyağı sürülür. Bazlamalar peynirle birlikte servise sunulur.

 

        PARMAK ÇÖREK

parmak-corek-1 parmak çörek 1

        Yozgat’ın kendine özgü biçim ve lezzeti olan bir ekmek türüdür. Bu ekmek türü Yozgat’ta taş fırınlarda  200-230 derecede ve az ateşte pişirilir. Asıl olan budur. Ancak evde de taş fırınlardaki gibi olmasa da parmak çörek yapmak olanaklıdır. Burada evde parmak çöreğin nasıl yapıldığı anlatılmaktadır.

       

        Gereçler

        1 adet yumurta beyazı

         1 çay bardağı sıvı yağ

        1 çay bardağı yoğurt

        1 tatlı kaşığı kimyon

        1 çay bardağı ezilmiş beyaz peynir

        1 tatlı kaşığı kabartma tozu

        1 çay kaşığı tuz

        Yeteri kadar un

        Üzeri için 1 adet yumurta sarısı

       

        Yapılışı

        Yumurta beyazı, yoğurt ve sıvı yağ karıştırılır. Üzerine diğer gereçler eklenir. Bunun sonucunda ele yapışmayan yumuşak bir hamur elde edilir. Bu hamur yarım saat kadar dinlendirilir. Sonra ceviz kadar parçalar alınarak 4 parmak eninde çubuklar yapılıp yan yana birleştirilir ve yağlanmış tepsiye dizilir. Üzerine de yumurta sarısı sürülür. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında kızarana kadar pişirilir

       

         Not: Parmak çörek de testi kebabı ve arabaşı gibi Yozgat Belediyesince Türk Patent Enstitüsü’nden (TPE) patenti alınarak tescilletilmiştir.

 

        ALT ÜST BÖREĞİ

        Alt üst böreği 2Alt üst böreği 1

       

        Gereçler

        5 su bardağı un

        1.5 çorba kaşığı tuz

        1 çay kaşığı karbonat

        3 çorba kaşığı sıvı yağ

        150 gram katı yağ

        1 yumurta

        1 yumurta sarısı (üstü için)

        1,5 çorba kaşığı sirke

        Yarım su bardağı yoğurt

        Yarım su bardağı su

        2 soğan

        350 gram kıyma

        1 tatlı kaşığı karabiber

        

        Yapılışı  

        1 kahve fincanı kadar un ayrılır. Kalan una 1 çorba kaşığı tuz ve karbonat eklenip elenerek hamur yoğurma kabına alınır. Üzerine sıvı yağ gezdirilir. Ortası havuz gibi açılıp yumurta, sirke ve yoğurt eklenir. Azar azar su konularak kulak memesi yumuşaklığında bir hamur elde edilinceye kadar 7-8 dakika yoğrulur. Hamur biri büyük, diğeri daha küçük olmak üzere iki parçaya bölünür. Her parçadan sekizer beze yapılır. Üzerine nemli bez örtülüp 10 dakika dinlendirilir.

        Katı yağ eritilip 1 kaşık kadarıyla 30 cm çapındaki fırın tepsisi yağlanır. Büyük bezelerin her biri 25 cm çapında yufkalar biçiminde açılıp aralarına yağ sürülerek üst üste dizilir. Kalan bezeler de 20 cm çapında açılarak aynı biçimde hazırlanır. Buzdolabında 10 dakika daha dinlendirilir.

        Soğan soyulup ince ince doğranır. Kıyma ile birlikte tencereye alınıp kısık ateşte 15 dakika kadar kavrulur. Karabiber ve kalan tuz eklenip karıştırılır, soğumaya bırakılır.

       Büyük yufkalardan hazırlanan öbek, tepsinin çapından 3 cm daha geniş olacak biçimde elle açılarak büyütülür. Tepsiye, kenarları da kapatılacak biçimde yayılır. Üzerine kıymalı iç yerleştirilir. Küçük yufkalardan hazırlanan diğer öbek de 30 cm çapında açılır ve kıymanın üzerine yerleştirilir. Üzerine yumurta sarısı sürülüp önceden ısıtılmış 180 dereceye ayarlı fırında yaklaşık 30 dakika pişirilir. 10 dakika dinlendirildikten sonra dilimlenerek servis yapılır.

 

 

         PASTIRMALI BÖREK

       Pastırmalı Berik 1Pastırmalı Börek 2

       

        Gereçler

        1 yemek kaşığı katı yağ

        1 yumurta

        1 domates

        500 gram yufka

        500 gram ıspanak

        100 gram pastırma

        1 soğan

       

        Yapılışı

        Ispanağı temizlenip yıkanır ve kısık ateşte haşlanır. Haşlanan ıspanak hafifçe ezilir. Yağ bir tavada eritilerek üzerine soğanı doğranıp kavrulur. Domatesler rendelenerek, pastırmalar küçük doğranarak tavaya eklenir. Üstene de haşlanan ıspanak, yumurta ve karabiber konur. Yufkaların her biri dörde bölünüp içine hazırlanan içten konur. İstenilen biçimde sarılır ve kızgın yağda kızartılır.

 

        PATATES ÇORBASI

      Patates Çorbası 1Patatasie Çorbası 2

      

        Gereçler

       Yarım kilogram patates

        5-6 diş sarımsak

        4-5  yeşil soğan

        1 litre et suyu

        150 mililitre krema

        2 çorba kaşığı tereyağı

        Maydanoz

        Tuz, karabiber

       

        Yapılışı

        Patatesler kabukları soyulduktan sonra küp biçiminde doğranır. Soğan ve sarımsaklar ince ince doğranıp tereyağında sotelenir. Bir tencereye 1 litre et suyu, soğan, sarımsak, patates, tuz ve karabiber konarak sebzeler yumuşayana kadar 30 dakika kadar pişirilir. Çorba soğumaya başlayınca doğrayıcı ile pürüzsüz duruma gelene kadar karıştırılır. Üstüne 150 mililitre krema eklenip karıştırılır. Sonra da ince kıyılmış maydanozla servis edilir.

 

         PEZZİK ÇACIĞI

         Pezzik Cacığı 1

     

        Gereçler

        3 orta boy pancar (kırmızı)

        3+1/2 su bardağı su

        1+1/2 tatlı kaşığı tuz

        1 orta boy soğan

        1/4 su bardağı zeytinyağı

       1 tatlı kaşığı salça

       1/2 tatlı kaşığı kırmızı biber

        1/2 su bardağı duru pilavlık bulgur

        3 diş sarımsak

       1 su bardağı süzme yoğurt

 

        Yapılışı

        Pancarlar yıkanır, soyulur ve sağları ile birlikte incecik kıyılır. Tencereye ölçülü su konur, kaynayınca tuz ve pancarlar eklenir. Kısık ateşte yumuşayıncaya kadar (yaklaşık 30 dakika) haşlanır. Diğer tarafta soğan soyulur, yıkanır ve ince ince doğranır. Yağ ile soğan, sararıncaya kadar kavrulur, üstüne salça ile  ve bulgur eklenerek karıştırılır. Daha sonra, haşlama suyu ile birlikte pancar ve kırmızıbiber eklenir. Bulgur, yumuşayınca ve suyunu çekinceye kadar kısık ateşte pişirilip soğumaya bırakılır. Sarımsaklar soyulur, yıkanır, ince kıyılır ya da dövülür ve ezilmiş yoğurt ile karıştırılır. Bu karışım, servis tabağına alınan pancarların üzerine dökülerek yenmeye sunulur.Pancar cacığı lezzetli ve hoş görünüşlü bir salatadır. Ana ve ara öğünlerde tüketilir. Arzuya göre içine sucuk ya da pastırma konabilir. Pancar cacığı, haşlanan pancara bulgur eklenip pişirilerek de yapılabilir.

 

YOZGAT’LA İLGİLİ ÇEŞİTLİ (KARIŞIK) YEMEK TARİFLERİ

 

 

İz Bırakanlar

         Yozgat’ta doğup çeşitli alanlarda hizmetler yapmış, başarılar kazanmış, yapıtlar oluşturmuş nice insanımız var. Bunların bir bölümü hakkında elde bilgi ve belgeler var. Burada bunlardan yararlanılarak söz konusu kişilere ve onların yaşam öykülerine yer verilmiştir. Kuşkusuz ki burada kendilerine yer verilen kişiler dışında daha pek çok insanımız vardır Yozgat halkının gönlünde iz bırakan. Ama hem onları saptamak çok zor hem de içlerinden bir seçim yapmak. Düşünebiliyor musunuz 18-19 yüzyıllardan bu yana Yozgat’ta iz bırakanların kaynakları var ellerde. Bir de en zor olanı kimleri iz bırakanlar olarak düşünmek, değerlendirmek gerektiği. İşte asıl sorun burada ortaya çıkıyor. Burada; İz Bırakanlar adı altında, çok eskilerden günümüze bir yelpaze açarak ünlenme durumlarını da göz önüne alarak bir seçim yapılmıştır. Yozgat kültürüne en ufak hizmeti olanlar bile listede yer alsın istenilmiştir. Onun için “İz Bırakanlar” ana menüsü altında alt menüler oluşturulmuştur. Pek çok kişi hem şiir hem düz yazı türünde yazdıkları için şair ve yazarların birbirinden kesin çizgilerle ayrılması zor olmaktadır. Bu nedenle şair ve yazarlar tek çatı altında ele alınmış; şehitlerimiz, siyasetçiler, akademisyenler bir öbekte toplanmış, sanatçılar, sporcular için de ayrı birer alt menü oluşturulmuştur.

        Şair ve yazarların Şair ve Yazarlar 1 adlı ilk bölümünde saz ve divan şairi olarak nitelenen kişilere yer verilmiştir. Bu kişilerin çoğu cumhuriyet öncesinde doğmuş olan ve yalnızca şiir yazanlardır. Şair ve yazarlarla ilgili diğer bölümlerde (Şair ve Yazarlar 2, Şair ve Yazarlar 3) ise hem şairlere hem yazarlar ele alınmıştır. Bu bölümde yer alan kişilerin çoğu şairliği ve yazarlığı bir arada yürüten kişilerdir.

        Şair ve Yazarlar, Sanatçılar, Sporcular başlıkları altında bazı kişiler hakkında ayrıntılı bilgiler sunulduktan sonra, Yozgat’a hizmeti bulunan hemen her kişinin adı yine kendi arasında abc sırasına göre verilmiştir. Böylece daha her emeğin değerlendirilmesi ve daha geniş bir bilgi yelpazesine ulaşılması amaçlanmıştır. Ancak şurası göz ardı edilmemelidir: Onlarca insanın adı geçen bir alanda birilerinin gözden kaçma olasılığı yüksektir. Bunun da hoşgörüyle karşılanması gerekir. Bu konudaki eksikler sizlerin bilgilendirmeleriyle giderilecektir.

        İz Bırakanlar bölümünde yer alan kişilerin bir bölümü doğrudan, bir bölümü de başka internet siteleri aracılığıyla aktarılmıştır. Doğrudan aktarmalarda kişiler adlarının ilk harflerine göre sıralanmıştır. Şair ve Yazarlar 1 başlıklı menüdeki saz ve divan şairleri; Şair ve Yazarlar 2, Şair ve Yazarlar 3‘ten ayrı bir biçimde kendi içinde sıralanmıştır.

        Siteye doğrudan alınan kişilerin Yozgat doğumlu olması gözetilmiştir. Ayrıca elden geldiğince ve zorunlu olmadıkça bir kişiye iki ayrı başlık altında yer verilmemeye çalışılmıştır.

        Dilerim bu seçki birilerini incitmez. Zaten birilerini unutma, beğenmeme gibi özel bir tavır söz konusu değil. Eleştirilerinize, bilgilendirmelerinize, katkılarınıza açık bir site burası.

        Yozgat şairleri, yazarları, Yozgat folkloru hakkında çalışma, araştırma ve incelemeler yapmış pek çok kişi; bu kişilere ilişkin de pek çok yapıt var. Kitaplara bile sığmayacak denli zengin bir iz bırakanlar kadrosunun tümünü ayrıntılarıyla ele almak, bu ücretsiz internet sitesinin ölçütlerini aşar. Bu site büyük iddialarla kurulmuş değildir. Yozgatla ilgili dağınık bilgileri derleyip toparlamaktan başka amaç taşımamaktadır.

        Eksikler için destek ve katkıda bulunmanız dileğiyle…

 

Not: Farenizi İz Bırakanlar menüsü üzerine getirerek alt menülere ulaşabilirsiniz.

Şehitlerimiz, Siyasetçi ve Akademisyenler

        ŞEHİTLERİMİZ

        Yozgat bir şehitler kentidir. Yiğit Bozok delikanlıları vatan uğruna gözlerini kırpmadan can vermişlerdir. Onlar ulusumuzun baş tacıdırlar, onuru ve gurur kaynaklarıdırlar.

        Ünlü şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un deyişiyle,

        Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,

        Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!

        Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!

        Gökten ecdat inerek öpse o pak alnı değer.

        Bugünümüzü ve geleceğimizi kendilerine borçlu olduğumuz aziz şehitlerimiz önünde saygıyla eğiliyor, onları bir kez daha rahmetle anıyoruz. Ruhları şad olsun!..

        Aşağıdaki linki (internet adresini) tıklayarak şehitlerimizle ilgili bilgilere ulaşabilirsiniz.

 

http://www.yozgat.org.tr/sayfa.php?no=334

 

        SİYASETÇİLER

        Yozgat çok sayıda siyasetçi yetiştirmiştir. Bu konuda ayrıntılı bilgi edinmek için aşağıda verilen linki tıklamanız yeterlidir. Vikipedi Ansiklopedisi’nce sunulan bu linkte Yozgat Senatörleri, Kurucu Meclis ve Temsilciler Meclisi üyeleri ile Yozgat milletvekilleri yer almaktadır. Linkte adları mavi verilen kişiler hakkında bilgi edinmek olanaklıdır. Bu kişiler tıklandığında onlarla ilgi bilgi ekranı karşınıza gelecektir. Adları kırmızıyla yazılanlar hakkında ise herhangi bir bilgi verilmemektedir. Bu konuda farklı internet siteleri aracılığıyla araştırma yapılabilir.

 

http://tr.wikipedia.org/wiki/Yozgat_milletvekilleri

 

        AKADEMİSYENLER

        Yozgat’ın yetiştirdiği birçok akademisyen vardır. Çeşitli fakülte ve yüksek okullarda çalışan ve çalışmış olan bu akademisyenlerle ilgili bilgi edinmek için aşağıdaki linki tıklayınız.

 

http://www.yozgat.org.tr/sayfa.php?no=418

Şair ve Yazarlar 1 (Halk ve Divan Şairleri)

        Bu sayfada yalnızca halk ve divan şairlerine yer verilmiştir. Sıralama şairlerin adlarının ilk harfleri esas alınarak yapılmıştır.

 

        ABDULLAH EROL [EROZAN (1962 – )]

Abdullah Erol

        Halk şairi. Yozgat’ın Sorgun ilçesinin Karalık köyünde doğdu. İlkokulu köyünde zorluklar içinde bitirdi. Babasının yaşlı olması nedeniyle evin geçimini üstlendi. Öğrenimini sürdüremedi. Küçük yaşta gurbete çıktı. Gurbette geçen günler âşığın sıla özlemini kamçıladı. Saz çalmaya, türkü söylemeye başladı; dertlerini, sıla özlemini böyle gidermeye çalıştı.

        Âşık bir ara turist olarak Almanya’ya gitti. Sazını, sözünü orada da dinletti; ama umduğunu bulamamış. Çeşitli olumsuzluklar yaşadıktan sonra yurda oöndü.

        Şiirlerinde “Er Ozan” mahlasını kullandı. Şiirlerinin konusunu ağırlıklı olarak sıla özlemi, köy yaşantısı, geçim sıkıntısı oluşturdu. Şiirlerinin bestesini de kendi yaptı.

        1987 yılında güç bela evlenerek bir yuva kurdu.

        Belli bir mesleği olmayan, daha çok inşaatçılıkla uğraşan âşık, 1976 yılında İzmir’de düzenlenen ege bölgesi Altın Mikrofon Ses Yarışması’nda ikincilik; 1985’te de İstanbul’da Bahar Ksetçilik tarafından düzenlenen ses yarışmasında derece aldı.

        Âşığa Ege Bölgesi Altın Ses Yarışması’nda ikincilik kazandıran şiir:

 

                 GARİP GARİP

        Bir garip gurbete düşse eğer,

        Perişan, derbeder, hâl garip garip.

        Şu fani dünyada derde kul olmuş,

        Sazı figan eder, dil garip garip.

 

        Şu yüce dağları yel gibi aşmış,

        Aşkın kazanında kaynamış coşmuş.

        Daha genç yaşında gurbete düşmüş,

        Kendi figan eder, yol garip garip.

 

        Garip figan etmiş, dağlar inlemiş,

        Feryadını akan sular dinlemiş,

        Er Ozan ah etmiş, kimler anlamış,

        Teller figan eder, kul garip garip.

 

        AHMET YETİM (1947 – )

Ahmet Yetim 1

        Halk şairi. 1947 yılında Yozgat’ın Akdağmadeni ilçesi Akçakışla köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Akdağmadeni’nde tamamladı. Ankara’da kalorifer tesisatçılığı yaptı. 12 yıl Ankara’da çalıştı. Türkiye’nin birçok bölgesinde resmî kurumlarda iş hizmetinde bulundu. Sonra Yozgat’a döndü. 2005 yılında emekli oldu. Yozgat Şairler ve Yazarlar Birliğinin ve Avcılar Kulübünün üyesidir. Çevresinde avçı şair olarak bilinir.

        Yöresel gazetelerde şiirleri yayımlanmış, özel televizyon kanallarında şiir programlarına çıkmış, Bozok Şairler ve Âşıklar Şöleni’ne katılmıştır.

        Şiirlerinde “Yetimî” mahlasını kullanan şair, evli ve dört çocuk babasıdır.

        Şairin “Yüreğimi Kollarımda Sararım” adlı bir şiir kitabı vardır.

        Şiirlerinden bir örnek:

 

                İÇİMDE YANGINSIN

        Bağrımdan sökülmez derine daldı,

        Çekmez hançerini, paslanır durur.

        Yâr benim başımı sevdaya saldı,

        Gayrı kirpiklerim ıslanır durur.

 

        Umudu hasreti birlikte tattım,

        Çileyi acıyı kendime sattım,

        Sanki başım alıp dağlara gittim,

        Gönlüm bir hasrete yaslanır durur.

 

        Delidir düşlerim, geceler bitmez,

        Sürerim kervanı, menzile gitmez,,

        Bülbül yaralanmış, bir daha ötmez,

        İner enginlere, uslanır durur.

 

        Avcıyım, peşine düştüm maralım,

        İçimde yangınsın bahtı karalım,

        Gönül yarasını nasıl saralım?

        Elin değse yaram süslenir durur.

 

        Yetımi’yim, sarpa sardı yollarım,

        Bu gidişle nasıl olur hallarım?

        Yüreğimi kollarımda sallarım,

        Çıkıp yollarına, seslenir durur.

 

        AKİF PAŞA [BOZOKLU MEHMET (1987-1845)]

Akif Paşa

        Divan şairi ve devlet adamı. 1797 yılında Yozgat’ta doğdu. Öğrenimini Yozgat’ta yaptı. 1814’te İstanbul’a geldi. Divan-ı Hümayun Kalemine girdi. Hem büyük yeteneği hem de Reisülküttap olan amcası Mustafa Efendi’nin himayesinde hızla yükseldi. Sırasıyla ametçi, beylikçi, reisülküttap oldu. Resiülküttaplık Hariciye Nazırlığı (Dış İşleri Bakanlığı) na çevrilince vezir rütbesiyle Osmanlı Devleti’nin ilk Hariciye Nazırı oldu. Yaşadığı bir olay nedeniyle görevinden alındı. Daha sonra Dahiliye Nazırı (İç İşleri Bakanı) oldu. Bir zaman sonra Kocaeli Mutasarrıflığı’na gönderildi. Geçirdiği bir soruşturma sonucu iki yıl sürgüne mahkûm edildi. 1845’te İskenderiye’de öldü.

        Akif Paşa Yozgat’ın bilinen ilk divan şairi olması açısından önem taşır.

        Yapıtları: Tabsıra, Münşeat-ı Elhac Âkif Efendi ve Divançe, Eser-i Âkif Paşa, Muharrerat-ı Hususiye-i Âkif Paşa.

        Divan şairi olmasına karşın hece ölçüsüyle yazdığı bir mersiye (övgü şiiri) vardır:

 

                      MERSİYE

        Tıfl-ı nazenimin unutmam seni,

        Günler, aylar değil geçse de yıllar.

        Telihkâm eyledi fırakın beni,

        Çıkar mı hatırdan o tatlı diller?

 

        Kıyılamaz iken öpmeye tenin,

        Şimdi ne hâldedir nazik bedenin,

        Andıkça gülşende gonca dehenin,

        Yansın ahım ile kül olsun güller.

 

        Tegayyürler gelüp cism-i semine,

        Döküldü mü siyah ebruvebine,

        Yayıldı mı sırma saçlar zemine,

        Dağıldı mı kokladığım sümbüller?

 

        Feleğin kinesi yerin buldu mu,

        Gül yanağın rengi ruyin soldu mu,

        Acaba çürüyüp toprak oldu mu,

        Öpüp okşadığım o pamuk eller?

 

        

        ÂŞIK DİNDARİ [MUHİTTİN KAYNAR (1901-1966)]

Muhittin kaynar

        Halk şairi. 1901 yılında Yozgat’ın Sorgun ilçesinin Alcı köyünde doğdu. Ailesi yoksul olduğu için okuma olanağı bulamadı. İlkokul üçüncü sınıftan ayrıldı. Çalkantılı bir yaşam sürdü.

        Şairliğe başlayışı şöyle anlatılır: On bir yaşında babasından dayak yiyip evden kaçmış. Köyün Beşpınar mevkiinde kavakların dibine yatmış. Uykusunda bir düş görmüş. Üç nurani yüzlü kişi ellerinde birer bardak şerbet sunmuşlar ona. Birisi, “Uyandıralım, tümünü içsin.”; diğeri, “Aklını yitirir, daha küçük.”; üçüncüsü de, “Bir yudum verelim.” demiş. Muhittin Kaynar o şerbetten bir yudum içmiş. Kendinden geçmiş olarak eve gelip yatmış. Ağzına geleni söylemeye başlamış. Annesi çocuğa bir şey oldu diye çok korkmuş.

        Ertesi gün Yortan köyünde düğün varmış. İlk şiirini burada söylemiş. Dili açılan Âşık, Dindari takma adını o gece almış. 54 yıl âşıklık geleneğini yaşatmaya çalışmış. Şiirler, türküler, destanlar söylemiş.

        Yaşamının son günlerini Ankara’da geçiren âşık, şiirlerinde hece ölçüsünü ustalıkla kullandı; daha çok koşma ve destan türünde şiirler yazdı.

        İlk şiir kitabını 1965’te yayımladı.

        1966 yılında Ankara’da öldü.

        Şiirlerinden bir örnek:

 

                    GELİN ALAYINA

        Sabahtan rastladım ben bir yosmaya,

        Yıkılmış çehreler, hâller perişan.

        Karışmış zülüfler, örtmüş yüzünü,

        Toplanmaz bir yere, teller üşümüş.

 

        Rüzgâr değer, zülüfleri dağılır,

        Ala gözler sağa sola çevrilir,

        Al duvağı pembe yüzden sıyrılır,

        Dizgin tutan güzel eller üşümüş.

 

        Sarıya meyaldir takım elbise,

        Hiç zulüm çekip de düşmemiş yasa,

        Cennetlik yanaktan alanlar buse,

        Sızıyor dudaktan, ballar üşümüş.

 

        İnci dizisidir dişler sırası,

        Kirpikler ok gibi kudret karası,

        Bir buğday eninde kaşlar arası,

        Solmamış yanakta güller üşümüş.

 

        Güzeli methetmek Muhittin işi,

        Bir ceylan yavrusu, yirmidir yaşı,

        Ya Rab nittin halkı yakan güneşi,

        Baksana o nazlı kullar üşümüş.

 

        ÂŞIK GÜLBAHÇE [SALİM GÜLBAHÇE (1958 – )]

Salim Gülbahçe

 

 

 

 

 

 

        Halk şairi. 1958’de Yozgat’ın Sorgun ilçesinin Taşpınar köyünde doğdu. Üç yaşındayken ailesi Yozgat’a göç etti. İlk ve ortaöğrenimini Yozgat’ta tamamladı. Üniversiteye gittiyse de çeşitli nedenlerle ayrıldı.

Şiir yaşamına on altı on yedi yaşlarında gizemli bir duygunun rüzgârıyla başladı. Şiirlerinde Gülbahçe adını kullanarak yazmaya başladı. İlk şiirleri; 1977’de Yozgat’ta günlük çıkan, dört sayfalık Anadolu Gazetesi’nde yayımlandı. 1983’te Kültür Bakanlığı araştırma görevlileri tarafından belirlenmesi ve şiirlerinden bazı örnekler alınarak bakanlığın seçkisinde yer alması, şairin şiir yazma isteğini kamçıladı.

        Bugüne dek beş yüze yakın şiir yazdı, ama henüz basılmış bir kitabı bulunmamaktadır.

        Şiirlerinde ağırlıklı olarak tasavvuf, öğüt, ağıt, taşlama, övgü (methiye), gelenekler, vatan ve sevgi konusunu işledi.

        1986’da Kültür Bakanlığının resmi olarak kayıtlı şairler listesine alındı ve kimlik kartı başvurusu yenilenerek 2010 yılında “Halk Şairi Bakanlık Kimliği” il kültür müdürlüğü tarafından kendisine teslim edildi.

        Şair, Türkiye genelinde yapılan şiir yarışması ve şiir şöleni etkinliklerine de katılarak Yozgat’ı temsil etmektedir. Ayrıca radyo ve TV programlarındaki davetlere katılarak Türk halk edebiyatının ve halk şiirinin yaşatılması adına şiirlerinden örnekler sunarak etkinliklerini sürdürmektedir.

        Yozgat, Bozlak, Türk Folkloru, Erciyes, Bozok, Sevgi Yolu, Maki gibi dergilerde ve Yozgat, Adana, Ankara vb. gibi yöresel gazetelerde değişik zamanlarda birçok şiirine yer verildi.

        Şair, halk şiirinde âşıklar geleneğine uyarak şiirlerini dörtlükler biçiminde söylemektedir. Hece ölçüsünün yedili, sekizli, on birli kalıplarını kullanmaktadır.

        Yozgat’ta 2006 yılında kurulan YOŞAYBİR ( Yozgat Şairler ve Yazarlar Birliği ) Derneğinin kurucu üyelerindendir.

        Şu anda Yozgat 75. Yıl Anaokulunda memur olarak görev yapmaktadır

        Evli olup biri oğlan, biri kız olmak üzere iki çocuk babasıdır.

        Çeşitli kitaplarda çok sayıda şiirleri yayımlandı.

        Aldığı ödüller:

        1989’da Yozgat’ta yapılan Hıdırellez (Çamlıkta Eğrice) şiir yarışmasında üçüncülük

        2008’de Bodrumda düzenlenen Uluslararası Şiir Şöleni’nde “Bodrum” şiiriyle mansiyon (jüri özel ödülü)

        2009’da “Yozgat Güzellemesi” şiiriyle Hikmet Okuyar özel birincilik ödülü

        2010’da “Çorum Güzellemesi” şiiriyle Hikmet Okuyar özel birincilik ödülü.

        Şiirlerinden bir örnek:

 

                  YOZGAT GÜZELİ

        Bir güzel gördüm ben Yozgat ilinde,

        Sanki gerçek değil; rüya, düş gibi.

        Bir ilvan, bir eda var dilinde,

        Kanat çırpıp geçen keklik kuş gibi.

 

        Ayrılmaz oldum, düştüm peşine,

        Cihanda rastlanmaz belki eşine,

        Gözlerinin şavkı düştü başıma,

        Beni sersem etti yalçın taş gibi.

 

        Yaktı, kül eyledi beni gönülden,

        Çaresizim, bir şey gelmez elimden,

        Düğümlendi, söz çıkmadı dilimden,

        Sanki her gün içen sarhoş, keş gibi.

 

        Bakakaldım cemaline, yüzüne,

        Tipi, boran çöktü gönül yazıma,

        Bir gariplik geldi bir an gözüme,

        Tıpkı boza benzer, biraz şaş gibi.

 

        Tanrı uğratmasın onu nazara,

        Dil dökerken sözüm döndü azara,

        Sanki tenim verdim ölüp mezara,

        Her yanım tutmadı ölü, leş gibi.

 

        Gönlüm ok ucunda, o dilber yayda,

        Atarsa göremem haftada, ayda,

        Gülbahçe dilberden yok sana fayda,

        Beyhude bağlanma ona eş gibi.

 

Âşık Gülşanî 1Âşık Gülşanî 2

      

        ÂŞIK HACI [HACI YUSUF ÇETİN – 1940 – 2008 )]

Hacı yusuf Çelik

        Halk şairi. 1940 yılında Yozgat’ın Çayıralan ilçesinin Aşağı Yalısaray köyünde doğdu. Yaşamının tüm maceralarını, öykülerini, şiirlerini şiir defterinde topladı.

        1962 yılına dek köyünde kalan âşık, bu tarihten sonra Türkiye’nin dört köşesinde hem düşünde gördüğü kızı aramak hem de geçimini sağlamak düşüncesiyle destan satmaya karar överdi. Köyünü terk edip Kayseri’ye, sonra da Çukuova’ya gitti. Ekmek parası kazanabilmek için bahçe çapaladı. Bir süre Tarsus’ta, Mersin’de kaldı. İstanbul’a gitti.

        Gurbette geçen yılların verdiği sıla özlemiyle duygu dolu şiirler söyledi. Çoğu doğaçtan söylediği şiirlerine bütün acılarını, hayallerini yansıttı. Şiirlerinde doğanın, kadının güzelliğini, haksızlıkları, zulümleri işledi.

        1970’te Sarıkaya’ya yerleşti. Sık sık köyüne giderek çocukluğunun geçtiği yerlerde özlem giderip şiirler söyledi. Düşünde gördüğü kızı unutup teselliyi evlilikte, doğada ve insanlarda buldu. Zaman zaman çağırıldığı toplantı, şenlik ve düğünlerde şiirleriyle seslendi çevresindekilere.

        Şiirlerinden bir örnek:

 

                 TEMBELLİK

        Tembellik getirir başına bela,

        Evini başına yıkar tembellik.

        Tembel olan kişi kendini bilmez,

        Çıkmaz bataklığa sokar tembellik.

 

        Her an geri kalır tembelin işi,

        Sararır kirpiği, paslanır dişi,

        Altmışa, yetmişe varırsa yaşı,

        Ejderha olsa da yıkar tembellik.

 

        Tembellik bir huzursuzluk getirir,

        İçindeki sevgiyi yer de bitirir,

        Tembellik çok gerilere götürür,

        Evini, malını yıkar tembellik.

 

        Âşık Hacı tembelliği karşıyım,

        Dikkat edip hâllerine şaşıyım,

        Doğr’olursan doğruların eşiyim,

        Sözüm gerçek, çok kötüdür tembellik.

 

       ÂŞIK İBRAHİM (? – ?)

       Halk ozanı. 18. yüzyılda yaşadı. Yozgat’ın Sorgun ilçesinin Bahadın beldesinde doğdu. Şiirleri sazlarla dile geldiği, plaklara okunduğu, birkaç dergide yazıldığı ve takvim yapraklarında yer almasına rağmen kimliği ile bütünleşen bir yapıt oluşmadı.

        Âşık İbrahim, çevresinde “hak âşığı” unvanına kavuşan bir halk şairidir. Yaşamı halk arasında efsaneleşmiştir. Şiirlerini hece ölçüsüyle ve zamanına göre duru bir Türkçeyle yazmıştır.

        Köyün hatırı sayılan büyüklerinden birini incitici bir söz söylediği söylentisi üzerine Karısı Senem’e sitem eden şu şiiri söyler ve bir süre köyden ayrılır:

 

                SENEM’E SİTEM

        Ben gidiyom, emanetin Allah’a,

        Ben gidersem bu ellerde gal gayrı.

        Terk eder sılayı şimdiden sonra,

        Gelmeyince kadirimi bil gayrı.

 

        Benim sevdiceğim kaşı kemandır,

        Bu aşkın elinden hâlim yamandır,

        Gidiyom ya gelecveğim gümandır,

        Helallaşak nazlı yârim gel gayrı.

 

        Ben yolcuyum, beni yoldan eğleme,

        Kement atıp yollarımı bağlama,

        Bu sevdadan vazgeçilir belleme,

        Senin sözün ceddimize zül gayrı.

 

        İbrahim’im ben bu elde duramam,

        Lokman Hekim gibi yaralarım saramam,

        Gül yüzlümün yüzünü de göremem,

        Dost bağından ayrılıyor yol gayrı.

 

        ÂŞIK KAPLANİ [(HASAN KAPLANİ (1958 -)]

GetImage2 (3) apv0ms0tirtcrggcg1p2dmtdle29fh

        Halk şairi. 2 Nisan 1958’de Yozgat’ın Sorgun ilçesine bağlı Tulum köyünde dünyaya geldi. İlkokulu köyünde bitirdi. Ortaokulu Sorgun’da ve Sorgun’a bağlı Eymir bucağında okudu. Lise öğrenimine Ankara Mustafa Kemal Lisesinde başladı. Bir yıl Samsun’da okuduktan sonra yeniden Ankara’ya döndü ve İnönü Lisesinden mezun oldu. Yükseköğrenimini Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesinde tamamladı.

        Küçük yaşlarda şiir yazmaya başladı. Henüz 10 yaşındayken de bağlamayı eline aldı. Onu bu konuda yönlendiren ve ilk bağlamasını kendi eliyle yapıp ona veren amcası Yusuf Kaplan oldu. Kaplani bundan sonra bağlamasını elinden bırakmaz oldu. Kendini geliştirdi. Çalıp söylediği türkülerle dikkat çekti.

        1977’de halk konserleri etkinliklerine yöneldi. Aynı yıl “Halk Ozanları Kültür Derneği”ne üye oldu. Daha sonra dernekte yönetim kurulu üyeliği, genel sekreterlik ve denetleme kurulu başkanlığı görevlerinde bulundu.

        Çoğunlukla Kaplani mahlasını (takma adını) kullandığı şiirlerinde hemen her tür konuyu işledi. 1980’li yılların ortalarında söylediği birçok türkü ile adı duyulan Kaplani’nin şiirlerinin bir bölümü, Metin Turan tarafından hazırlanan “Yürüyorum Dikenlerin Üstünde (1999)” adlı kitapta yayımlandı. Şiirleri ayrıca birçok dergi ve kitapta yer aldı.

        Kaplani’nin tek başına ve diğer sanatçılarla birlikte albüm çalışmaları oldu. İlk kaset çalışmasını 1980’de yaptı.  1997’de “Yanar Yüreğim” adıyla bir başka kaset çıkardı.

        Bugün birçok halk müziği sanatçısı tarafından okunan güzel türkülerin altında (50’nin üzerinde türkü) Hasan Kaplani’nin imzasını görüyoruz: “Yürüyorum Dikenlerin Üstünde”, “Senin Gibi Sahte Dosta inanmam”, “İkrarım İkrardır Gül Yüzlü Dostum”, ”Nazlı Yâr”, “Bahar Geldi, Yaz Gelmedi”, ”Bırak Gam Kederi Yaralı Gönül” bunlardan bazılarıdır. Kaplani’nin ayrıca “Bahar Gözlü Yârim” adlı bir şiir kitabı vardır.

        Kaplani, halkın içerisinden çıkıp kendisini yetiştirmiş birisidir. Onun belki de en büyük ayrıcalığı; halk şiirini sevmiş olması, bu geleneği yaşatacak, ona saygıyla bağlı bir aileden gelmesidir.

        Evli ve üç çocuk babası olan Kaplani, şiir çalışmalarının yanı sıra kaset hazırlıkları ve genç sanatçıların eğitimiyle  yaşamını sürdürmektedir.

       Şiirlerinden bir örnek (türkü sözü):

 

        YÜRÜYORUM DİKENLERİN ÜSTÜNDE

Karanlık bir gece, yol görünmüyor,

Yürüyorum dikenlerin üstünde.

Kara çalı bana aman vermiyor,

Yürüyorum dikenlerin üstünde.

 

Güneş erken doğup şafak sökmüyor,

Gökteki bulutu söküp atmıyor,

Ay karanlık, güneş ışık tutmuyor,

Yürüyorum dikenlerin üstünde.

 

Sonlanmadı menzil ile durağım,

Belki çok yakınım, belki ırağım,

Yaralandı parça parça ayağım,

Yürüyorum dikenlerin üstünde.

 

Yavaş yavaş ilerlerken Kaplani,

Benim ile yola çıkanlar hani,

Geri dönsem taşa tutar el beni,

Yürüyorum dikenlerin üstünde.       

 

        ÂŞIK MECZUBİ [NURİ DOĞRUYOL (1930 – )]

Aşık meczubi

        Halk şairi. 8 Şubat 1930’da Yozgat’ın Yerköy ilçesinin Terzili köyünde doğdu. Şiirlerinde “Meczubi” takma adını kullandı.

        1948 yılında bazı gazete ve dergilerde şiirleri yayımlanan âşık, bir eleştiri ve gülmece ustasıdır. Ancak iç dünyasında Yunus Emre gibidir. Yiğitlik, kahramanlık şiirleri yazanlar arasında da sayılı şairlerdendir.

        Şairin “Yozgat’ta Parlayan Güneş, Kalbimin sesi, Şakacı Kızlar, Kıbrıs’ı Özleyiş, Ölüm Döşeği, Dedikodusuz Yuva, Dile Gelen hakikatler” adıyla yayımlanmış şiir kitapları vardır. 8’li ve 11’li hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerde duru bir Türkçe kullanmıştır.

        Şiirlerinden bir örnek:

 

                         GÜZEL

        Sarma her merhemi yarana sakın,

        Sensin bana benden çok daha yakın,

        İsyanımı hoş gör, hâlime bakın,

        Kün emri sahibi, taptığım güzel.

 

        Sığmaz kitaplara senin bu vasfın,

        Bin bir ismin vardır, amma bir aslın,

        Ölürsem bu yazım hatıra kalsın,

        Gün oldun hayatta, taptığım güzel.

 

        Yaz diye emrettin, yazdı kaleme,

        Ne şüpheye düştüm ne de eleme,

        Varlığın bildirin cümle âleme,

        Ün oldun hayatta, taptığım güzel.

 

        Arşa, kürse sahip bir nazlı yârsın,

        Bulutsun, rüzgârsın, yağmursun, karsın,

        Her nereye baksam orda sen varsın,

        Yön oldun hayatta, sevdiğim güzel.

 

        Ne büyük ibretler gösterdin bana,

        Şükür Meczubi’yi bağladın sana,

        Âşığımsın dedin, saldın meydana,

        Can oldun hayatta, taptığım güzel.

 

        ÂŞIK MUSTAFA TAŞKAYA (1959 – )

Mustafa Taşkaya

        Halk şairi. 1956’da Yozgat’ın Sorgun ilçesinin Akocak (Bilalik) köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu ve liseyi Sorgun’da bitirdi. Ailesi yoksul olduğu için öğrenimini sürdüremedi. Şiir yazmaya 13 yaşlarında başladı. Aynı yaşta saz çalmayı da öğrendi.

        1976 yılından başlayarak ekmeğini gurbette aramaya çıktı. Baba, ata mesleği olan rençberlik gözünü, gönlünü doldurmamıştı. İstanbul’da kendine yeni bir yaşam kurdu. Bir kasetçilik ve plak şirketinde müzik çalışmalarına başladı. Şu anda da müzik çalışmalarını sürdürmektedir.

        Şair, yazdığı şiirlerin hepsini kendi besteledi ve saz eşliğinde çalıp söyledi. Piyasaya kendi besteleriyle doldurduğu albümler çıkardı. Şiirlerinde sıla özlemi, yoksulluk, yozlaşan ve değişen değer yargıları, haksızlık gibi konuları işledi.     Mahlas olarak kendi adı olan Mustafa’yı kullandı.

        Şiirlerinden bir örnek (özgün yazımıyla):

 

              YAZ BANA TANRIM

        Al fistanı giymiş önü düğmeli,

        Kiprikler ok gibi, gözler sürmeli,

        Kendi selvi boylu, tombul memeli,

        Böyle gözelleri yaz bana Tanrı’m.

 

        Gözlerini yarat zeytinden siyah,

        Ağzı pek ufacık, burnu topah,

        Al yanah üstüne bir de ben bırah,

        Böyle gözelleri yaz bana Tanrı’m.

 

        Al fistanı giymiş, başı yazmalı,

        Koluna takıp da şöyle gezmeli,

        Yanak elma gibi, üstü gamzeli,

        Böyle gözelleri yaz bana Tanrı’m.

 

        Akşam geç gelince uyanık görem,

        Okşayıp yüzünü, yüzüme sürem,

        Eğer istiyorsa canımı verim,

        Böyle gözelleri yaz bana Tanrı’m.

 

        Mustafa der ki hâlimi sorma,

        Gönlümden veririm yâre bir arsa,

        Yozgat kızı olsun imkânı varsa,

        Böyle gözelleri yaz bana Tanrı’m.

 

Âşık Nazi 1Âşık Nazi 2Âşık Nazi 3

Niyazi 1Niyazi 2

tarama0017 Niyazi 4

Niyazi 5

       

        ÂŞIK SITKI BABA [SITKI GÖK-1896-1961)]

        Halk şairi. 1986 yılında Yozgat’ın Sorgun ilçesinin Tiftik köyünde doğdu. Asıl adı Sıtkı Gök olan şair küçük yaşlarda aynı köyde imamlık yapan Hafız Hoca’dan Kur’an öğrendi. Sonra Konya’da medrese öğrenimi gördü. Sorgun’un çeşitli köylerinde ve kendi köyünde imamlık yaptı. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda hem Arapça hem Türkçe öğretmenliği yaptı. Sayısız öğrenci yetiştirdi.

        Asıl mesleği olan imamlığı bıraktıktan sonra çiftçilik yapmaya başladı. Bu ara Abdulgadir Geylani Tarikati’ne girdi. Ünlü şiirlerini undan sonra yazmaya başladı.

        Şair şiirlerinde daha çok tasavvufi konuları işledi. Dönemine göre oldukça yalın bir Türkçe kullandı. Şair için şiirlerini genellikle kaside tarzında yazdığı söyleniyorsa da dikkatli incelendiğinde bunların biçim olarak koşmaya benzediği ve hece ölçüsüyle yazıldığı görülür. Şiirlerinde 8’li ve 11’li hece ölçülerini kullanmıştır. Çoğu şiirleri yol gösterici ve öğüt vericidir.

        Şiirlerinden bir örnek:

 

        YALVARIRIM GÖNÜL SANA

        Yalvarırım gönül sana,

        Terk eyleme, kıl namazı.

        Elinde var iken fırsat,

        Terk eyleme, kıl namazı.

 

        Aman tembel tembel yatma,

        Şeytanın sözüne gitme,

        Nefsin dediğini etme,

        Terk eyleme, kıl namazı.

 

        Kabul olmaz dilekleri,

        Boşa gider emekleri,

        Çok incinir melekleri,

        Terk eyleme, kıl namazı.

 

        Kulum değil, dedi Allah,

        Lanete müstahak billah,

        Şeytana yakındır vallah,

        Terk eyleme, kıl namazı.

 

        Demir taraktan tararlar,

        Tenin toprağa kararlar,

        Kalbinde iman ararlar,

        Terk eyleme, kıl namazı.

 

        İki melek gelir sana,

        Der ne ettin, oku bana,

        Cevap veremezsin ona,

        Terk eyleme, kıl namazı.

 

        Orda sana kulum demez,

        Huzurundan kovar, komaz,

        Müminin senedi namaz,

        Terk eyleme, kıl namazı.

 

        Ey Sıtkı kendine gelsen,

        Namazın kıymetin bilsen,

        İki cihan gülem dersen,

        Terk eyleme, kıl namazı.

 

        ÂŞIK YÜKSELÎ [OSMAN YÜKSEL (1946 – )] *

Osman Yüksel

        Halk şairi. 20.09.1946’da Yozgat Merkez ilçeye bağlı Yudan köyünde doğdu. İlkokulu bitirdi. Askerlik dönemine dek inşaat ustalığı yaptı. Asker dönüşü 1972 yılında Millî Eğitim Bakanlığına odacı olarak girdi. 1974’te itibaren evrak dağıtıcılığına geçti. Çeşitli bakanlık kuruluşlarında görev yaptı. 1979 yılında Yozgat Millî Eğitim Müdürlüğü evrak kaydına atandı. 1993’te emekli oldu

        2003 yılında “Hoş Kokan Güller”, 2011’de de “Birliğe Çağrı” adlı şiir kitaplarını çıkardı. Güzelleme, taşlama, koşma, ağıt, uzun hava, mâni ve kahramanlık türküleri yazdı.

        Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından halk ozanı olduğu tescil edildi ve ozanlık kimlik belgesi aldı.

        Şiirlerinde “Yükselî” takma adını kullanan şair, Yozgat’ta yapılan çeşitli yarışmalarda ödüller aldı.

        Şiirlerinden Bir Örnek:

 

                    BU SABAH

        Bilmem ki karşıma nereden çıktın?

        Yüreğime alev saldın bu sabah.

        Dünyamı başıma bir daha yıktın,

        Aklımı başımdan aldın bu sabah.

 

        Nefsimi sakındım karadan, kinden,

        Sana zarar gelmez sevdiğim benden,

        Usanıp bıkmadım billahi senden,

        Bağrımı taşlara çaldın bu sabah.

 

        Arzunsa boy değil, güzel huy idi,

        Hani sevgi, saygı, sevda pay idi,

        Kırk yıl önce sözleşmemiz ney idi?

        Gönlümün gamını sildin bu sabah

.

        İlhamlar yükledin gamlı özüme,

        Ezelden vurgundum tatlı sözüne,

        Hâlâ tebessümle bakan gözüme,

        Şu ruh kovanımda baldın bu sabah.

 

        Gamla keder sarmış idi sinemi,

        Yine bürünmüşsün pullu yemeni,

        Geldin şenlendirdin gönül hanemi,

        Gülmezken yüzüme güldün bu sabah.

 

        Bakmadın yüzüme asla el gibi,

        Yanakların al al hala gül gibi,

        Coşturdun Yükselî azgın sel gibi,

        Yâr gönül deryama daldın bu sabah.

 

        * Âşık Yükseli hakkında Prof. Dr. İsmet Çetin’in de bir araştırma ve incelemesi vardır:

          Millî Folklor Dergisi, Yozgatlı Âşık Yükselî, Bahar 2000, Cilt 6, Sayı 45, s. 63.

 

 

       FENNΠ[MEHMET SAİT (1850-1918)]

Fenni

        Divan şairi. 1851’de Yozgat’ta doğdu. Asıl adı Mehmet Sait olan şair, Demirli Medrese’de öğrenimini tamamladı. Ömer Ragıp Efendi’den Arapça ve Farsça dersleri aldı. Şiirlerinde Fennî takma adını kullandı.

        Şair, Yozgat Meclis İdaresi başkâtipliği, vergi başkâtipliği görevlerinde bulundu. Ankara Lisesinde edebiyat öğretmenliği yaptı. İyi bir şair olduğu kadar iyi bir hattat (yazı sanatıyla uğraşan kişi), hakkâk (mühür kazıyan, maden, taş, tahta, yaprak vb. üzerine şekiller çizen, yazan kişi) olarak da tanındı. Ayva ve ceviz yaprağı üzerine gözeneklerini boşaltarak yazdığı yazılardan biri günümüze ulaşmış olup Akademisyen Ali Şakir Ergin’in özel koleksiyonunda yer almaktadır. Pirinç tanesine İhlas suresini ve Ayetü’l-kürsî’yi yazdığı bilinmektedir.

        Şairin kendi adıyla yazdığı bir Fennî Divanı vardır. Divanındaki şiirlerinden bazıları M. Vehbi Ulusoy tarafından 1938’de Yozgat Halkevi tarafından çıkarılan Bozok dergisinin değişik sayılarında yayımlandı. Bu divan, şairin damadı tarafından sonra ortaya çıkarılmış olup Ali Şakir Ergin’in özel kütüphanesinde bulunmaktadır. Söz konusu eser Ali Şakir Ergin tarafından bastırılarak yayımlanmıştır.

        Fennî, divan şairi olmasına karşın hece ölçüsüyle de şiirler yazdı. Ama asıl şiirleri, babasının ve hocasının kasidelerinden aldığı esinle yazdığı gazelleridir. Fennî’nin dikkat çeken bir yönü de tasavvuf şair oluşudur. Bu konuda “Emekli     Öğretmen Hüsnü Köktürk”ün bir incelemesini aşağıdaki linki tıklayarak okuyabilirsiniz.

        http://www.geocities.ws/husnu66tr/Yozgatli-Fenni-siir.htm

        1920 yılında ölen şair yörede Fennî Baba olarak anılır.

        Şiirlerinden bir örnek (özgün yazımıyla):

 

                               GAZEL

        Hâlimi cânânıma arz eylesem şekvâ çıkar

        Etmesem sabr u tahammül etsem istiğnâ çıkar

 

        Ah ne müşkül derd imiş dilde muhabbet saklamak

        Söylesem diğer sükût etsem diğer ma’nâ çıkar

 

        Bir hakîkî iltifâtın görmedim görsem bile

        Rûz ise âsâr-ı hülyâ şeb ise rü’yâ çıkar

 

        Ben ne rütbe ağlasam olsam taleb-kâr-ı visâl

        Merhametsiz kâfirin ağzından ancak lâ çıkar

 

        Kabre girsem de kalır ‘aşkın benimle pâyidâr

        Yani ben ölmekle benden sanma bu sevdâ çıkar

 

        İşve-kârım tıfl-ı nevresken tanırdım ben seni

        Der idim şu penbe ten bir şûh-i müstesnâ çıkar

 

        Zübdedir âsâr-ı kilk-i zîfünûnum Fenniyâ

        Şerh olunsa dürlü dürlü nükte vü imâ çıkar

 

        KASIM KAZANCIKLIOGLU (1913-1976)

Kasım kazancıklıoğlu

        Halk ve divan şairi. 1903 yılında Yozgat’ın Sorgun ilçesinin Alcı Köyü’nde doğdu. Halil İbrahim Ağa’nın tek erkek çocuğu olduğu için ailenin gözdesiydi. O günkü koşullara göre ekonomik durumu iyi olan babası, onu köyde mevcut olan iptidaiye (bugünkü ilkokul) gönderdi. İlk öğrenimini köyünde, ortaöğrenimini Yozgat’ta tamamladı. Ardından Konya Muallim Mektebini bitirdi ve 1927’de öğretmenlik görevine başladı. 1928 yılına kadar bu görevini sürdürdü. Askere gitti. Döndükten sonra yeniden öğretmenlik yaptı. Bir süre sonra da öğretmenliği bırakıp çiftçiliğe başladı. Bu ara fırsat buldukça şiirler yazdı.

        1950 yılında Sorgun’a yerleşti. 1965 yılına kadar serbest çalıştı. Bir yandan da şiir yazmayı sürdürdü, hatiplik yaptı. Bir ara siyasetle de uğraştı, sonra bundan vazgeçti.

        1965’te Yozgat Bayındırık Müdürlüğüne Köy içme suları baş teknisyeni kadrosu ile göreve başladı. 1971 yılında emekliye ayrıldı. Ankara Kayaş’taki evine yerleşti. Yaşantısını yine şiir yazmakla ve hoş sohbetlerle sürdüren şair 26.12.1976’da öldü.

        Şairin 6 erkek, 1 de kız olmak üzere 7 çocuğu vardır.

        Koşma, semai, taşlama ve divan tarzı şiirleri duygu yüklüdür. Öğretici şiirleri de vardır. Heceyi çok iyi kullanmıştır. Halk şiirlerinde oldukça yalın bir dil kullanmıştır.

        Şiirlerinden bir örnek:

 

                BİR GÜN

        Deli gönül ne gamlanır,

        Dolacaktır çile bir gün.

        Döne döne bahar gelir,

        Bülbül konar güle bir gün.

 

        Bir kitle var erginleşen,

        Sıkıştıkça derinleşen,

        Buruldukça gerginleşen,

        Mızrap değer tele bir gün.

 

        Var gücünü hiçe yoran,

        Düşünmeden tipi boran,

        Çağlar boyu bahçe kuran,

        Elbet verir sele bir gün.

 

        Yardakçılar yaltaklanır,

        Her kötülük savsaklanır,

        Kötürümler ayaklanır,

        Dilsiz gelir dile bir gün.

 

        Uyumayan göz kamaşır,

        Kem düşünen korku taşır,

        Bataklığa tez ulaşır,

        Gemi batar mile bir gün.

 

        Kasım kara gün çok saydın,

        Haracıyı içe yaydın,

        Kara günün sonu aydın,

        Güleriz baht ile bir gün.

 

Sır Kâtibi Âşık Necip 1 Sır Katibi Âşık Necip 2

 

ŞERAFETTİN HANSU (1969 – )

Şerafettin Hansu

        Halk şairi. 19.12.1969 yılında Yozgat- Boğazlıyan ilçesi Özler köyünde (şimdi belde) doğdu. Ortaokulu köyünde okudu. Lise öğrenimi için Kayseri’ye gitti, fakat okulunu ikinci sınıfta bıraktı. Askerlik sonrası Almanya’ya gitti.

        Müzik aşkı küçük yaşlarda başladı. Saz çalmayı kendi kendine öğrendi. Almanya’da sıla özleminin de etkisiyle sazına sıkı sıkı sarıldı. Zamanla kendini daha da geliştirdi. Meclislerinde bulunduğu âşık ve şairlerin izinden yürüdü. 2003 yılında şiir yazmaya başladı. Şiirlerinin çoğunu besteleyip yanık yorumuyla dinleyicilerine sundu.

        Yapıtlarında halkın türlü sıkıntılarına parmak bastı. Sevdasını da sazının tellerinde dillendirdi. Yüreği hep Yozgat özlemiyle çarptı. Bu özlem türkülerine de yansıdı. Birbirinden güzel türküler besteledi. “Yozgat, İnsandan, Değil midir, Ağlaştık Durdum, Bahar Gelmiş Yine Bizim Ellere, Eller Ayırdı Bizi, Bana dert Oldu, Gel Bu Sohbete, Bir Dünya Kuralım, Gurbet Soluğu” bunlardan birkaçıdır.

        Şerafettin Hansu, halen Almanya’da yaşamaktadır.  Burada sünnet, kına, düğün gibi etkinliklerde saz çalıp türkü söylemekte olan sanatçı birtakım televizyon programlarına da çıkmıştır.
Sanatçı; üçü erkek, biri kız olmak üzere dört çocuk babasıdır.

 

Âşık Gamlî 1 Âşık Gamlî 2İfşaî 1İfşaî 2

Himmetî 1 Himmetî 2

Hizbî 1Hizbî 2Hizbî 3Hizbî 4 Hizbî 5

        Yozgatlı Hüzni hakkında M. Halit Bayrı’nın da bir araştırma ve incelemesi vardır:

        Yozgatlı Hüznî, M.Halit Bayrı, Türk Folklor Araştırmaları Dergisi, Kasım 1960, Cilt 6, Sayı 136, s. 2269, 2270.

tarama0018

 Seyrî 1Seyrî 2 tarama0022Zeminî 1 Zeminî 2 Zarî 1Zarî 2

       **************************************************************

        Buraya dek yaşam öyküleri verilenler dışında daha pek çok halk şairi ile divan şairimiz vardır. Bu şairleri göz ardı etmek söz konusu değildir. Tümünü tek tek ele almanın olanaksızlığı, bazıları hakkında da ayrıntılı bilgi edinememe nedeniyle onları da kendi arasında abc sırasına göre burada sıralama gereği doğmuştur. Yozgat’ımızı bu üretken insanlarına teşekkür ediyoruz.

 

        ÂŞIK ALİ ÇİFTÇİ

        ÂŞIK ÇAKIROĞLU

        ÂŞIK ÇATAR

        ÂŞIK DERDİYAR

        ÂŞIK DURMUŞ GÖÇ

        ÂŞIK AHMET YILDIZ

        ÂŞIK ÇAKIROĞLU (Mustafa Öztürk)

        ÂŞIK ÇERÇİ

        ÂŞIK DERUNÎ (H. Avni Bozok)

        ÂŞIK FEDAÎ (Gültekin Karabulut)

        ÂŞIK FEYYAZ BEKDUR

        ÂŞIK HACI ÖZKAN

        ÂŞIK HALİL (Halil Taşdemir)

        ÂŞIK HAŞİM ARICI

        ÂŞIK HAYDAR (Haydar Orhan)

        ÂŞIK HAYDAR ŞAHİNER

        ÂŞIK HIZLÎ (Ali Karaçay)

        ÂŞIK HURŞİT (Hurşit Atmaca)

        ÂŞIK HÜSEYİN ÇAVUŞ (Hüseyin Yeter)

        ÂŞIK İDRİS

        ÂŞIK İKRAMÎ (Mehmet Aydoğan)

        ÂŞIK KÂZIM DOĞAN

        ÂŞIK KULHAKİ

        ÂŞIK MURAT

        ÂŞIK MUTTALİP (Muttalip Erdem)

        ÂŞIK NURETTİN BAŞER

        ÂŞIK NİYAZİ ERSOY

        ÂŞIK ONBAŞI (Yahya Erbek)

        ÂŞIK SEFİL DÖNDÜ [Döndü Akdemir (“İçimdekiler” ve “Dağarcığımda Anadolu’nun Özverisi” adlı iki kitabı vardır.)]

        ÂŞIK VELİ VARLIK

        GÜNAYDIN KAZANCIKLIOĞLU

        HACI AHMET EFENDİ

        HACI ÇAY

        HASAN COŞKUN (DEMLÎ)

        HASAN HÜSEYİN ÇALIŞKAN

        HÜR ÂŞIK (Abdulkadir Sezgin)

        ŞEVKET SARAÇ

        SEYYAHÎ (Âşık Çelebi)

        YUSUF HAN

        ZİYA HIZIROĞLU