Mâniler

        1363869459maniler-2798517

        Yozgat manileri üzerine uzun araştırma ve incelemeler yaptım. Bunların hepsi Türk Folklor Araştırmaları dergisinde yayımlandı. Şimdi de bunları burada sizlerle beş alt başlık altında paylaşıyorum. Bu başlıkları tıklayarak gerekli bilgilere ulaşabilirsiniz.

Yozgat Mânilerinde Yergi

Yayımlandığı kaynak: Türk Folklor Araştırmaları dergisi, Temmuz 1972, cilt: 14, sayı: 276, sayfa: 6372-6374.

     Not: Bu çalışma,  “Yozgat Manileri Üzerine Bir Araştırma-İnceleme” adlı yazının alt başlıklar biçiminde birtakım düzenlemeler yapılarak yayımlanmış biçimidir.

Yazıda zaman zaman birtakım yazım yanlışları görülmektedir. Bu baskıdaki kontrol yetersizliğinden kaynaklanmıştır. Örneğin Büyük İncilli, Küçük İncilli yanlış yazılmıştır. Doğrusu; Büyük İncirli, Küçük İncirli biçiminde olacaktır.

Tekerlemeler

Sayışmaca

        Tekerlemeler, çocukların oyuna ya da masal anlatmaya başlamadan önce söyledikleri halk edebiyatı ürünleridir.  Ağırlıklı olarak kullanılanları oyun tekerlemeleridir. Bunlara “sayışmaca” da denir.

        Oyun tekerlemeleri manzum, masal tekerlemeleri ise düz yazı biçimindedir. Tekerlemelerde ezberlemeyi kolaylaştıracak ses benzerlikleri çoktur. Manzum yazılarda “uyak” olarak adlandırılan bu ses benzetmeleri tekerlemelere akıcılık kazandırır.

        Aşağıda sıralanmış olan tekerlemelerin bir bölümünün Türkiye’nin çoğu yöresinde kullanıldığı bir gerçektir. Çünkü bunlar ortak ürünlerdir. Bölgeler arası kültür alışverişi nedeniyle özellikle birbirine yakın yörelerde aynı tekerlemeleri görmek olanaklıdır. Burada sunduğum tüm tekerlemeler Yozgat yöresinde çocuklarca söylenmektedir.

        Tekerleme örnekleri sunulurken nasıl bir yol izlendiğini de kısaca açıklayayım:

        1. Tekerlemeler başlangıç sözcüğünün ilk harfi esas alınarak (abc düzeninde) sıralanmıştır.

        2. Tekerlemelere başlık konulmamıştır. Her ne kadar genellikle ilk sözcükler esas alınarak başlık konulduğu görülmüşse de aynı tekerlemeye farklı başlıklar konulması nedeniyle bundan kaçınılmıştır.

        3. Tekerlemelerde çok zorunlu durumlar dışında (virgül, soru işareti gibi) noktalama işareti konmamıştır. Çünkü tekerlemelerdeki deyişler pek anlamlı cümlelerden oluşmamaktadır.

        Şimdi sizleri güzelim tekerlemelerimizle baş başa bırakıyorum.

 

A. Oyun Tekerlemeleri

Aaa asma

Be ba basma

Se se sümbül

Menekşe, gül

 

Akas makas

Ali baba noktaya bas

Trampetler çalınıyor

Yüzbaşılar darılıyor

Darılmayın yüzbaşılar

Can bedenden ayrılıyor

Bir, iki, üç

 

        Aladana, karadana

        Şükür bizi yaradana

        Evci gele, evim ala

        Tabak gele, gönlüm ala

        Nereke, nereke

        Yaburga, yaburga

        Yorgan, yastık

        Döşek sek sek

        Gel bizim keçimikli eşek

 

Al satarım

Bal satarım

Ustam ölmüş

Ben satarım

Üstüm, kürküm sarıdır

Satsam on beş liradır

Zambak zumbak

Dön arkada iyi bak

 

Ahmet Paşa

Yattı taşa

Selam verdi

Kara başa

 

Al kardeşim

Bal kardeşim

Ben yoruldum

Sen oyna.

 

Anan nerde doğurdu

Samanlıkta doğurdu

Samanlıkta kediler

Bize miyav dediler

Anan da bal

Baban da bal

Sen de olmuşsun bil bal

 

Atlar gelir şakır şakır

Benim babam neden fakir

Çıktım erik dalına

Baktım tren yoluna

Üç gemi geliyor

Biri ay, biri yıldız

Biri oğlan, biri kız

Hop çikolata, çikolata

Şeker koydum çikolata

 

Ay dede

Evin nerde

Tavuk kes de

Yağa batır

Bala batır

Sen yemezsen

Bana getir

 

Ay gördüm Allah

Amentü billah

Ne kadar günahım varsa

Affet Allah

Gördüğüm aylar

Nur gibi parlar

 

Ayşe Hanımın keçileri

Hop hop hopluyor

Arpa, saman istiyor

Arpa, saman yok

Kilimcide çok

Kilimci kilim dokur

İçinde bülbül okur

İki kardeşim olsa

Biri ay, biri yıldız

Biri oğlan, biri kız

Hop çikolata çikolata

Akşam yedim salata

Seni gidi kerata

 

Babam yoğurt getirdi

Pisi burnunu batırdı

Pisi seni tutarım

Bıyığını yolarım

Minarenin kilidi

Kapıya gelen kim idi

Amcamın oğlu Musacık

Kolu budu kısacık

Şimdi gelir görürsün

Güle güle ölürsün

 

Bin deve gördüm

Birine bindim

Ebemlere gittim

Ebem pilav pişirmiş

İçine sıçan düşürmüş

Bu sıçanı n’apmalı

Minareden atmalı

Minarede bir kuş var

Kanadında gümüş var

Eniştemin cebinde

Türlü türlü yemiş var.

 

Bir cam

İki cam

Üç cam

Dört cam

Beş cam

Altı cam

Yedi cam

Sekiz cam

Dokuz cam

On cam

Bu da benim amcam

 

Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi

Bunu sana kim dedi

Diyen dedi

On yedi

Baklavayı kim yedi

 

Böcek böcek

Duvarda gezecek

Annesi onu

Maşayla dövecek dövecek

Sonra da sevecek

 

Çan çan çikolata,

Hani bize limonata?

Limonata bitti.

Hanım kızı gitti.

Nereye gitti?

İstanbul’a gitti.

İstanbul’da ne yapacak?

Terlik, pabuç alacak,

Terliği pabucu ne yapacak?

Düğünlerde şıngır mıngır oynayacak.

 

Çayırda tilki

Çakır makır

Otuz iki

Fındık, fıstık

Kadifeli yastık

Vallahi yenge

Ben yapmadım

Horoz yaptı

Horozun selamını al

Çıka çıka çık

 

Çiğdem çiğdem çiçeği

Ebem oğlu köçeği

 

Çiğdem geldi kapıya

Ya düşürür tapuya

Bulgur olmazsa yağ olsun

Ufaklıklar sağ olsun

Bir verenin oğlu

İki verenin kızı olsun

 

Damdan pekmez akıyor

İtim bana bakıyor

Ayağımın altı pekmez

Yala yala bitmez

 

Ebe ebe azana

Kızın verme hızana

Kızın akça kazana

Girsin kaynar kazana

 

Ebe ebe ebeci

Ver elini cebeci

Doklorların ilacı

Ebe gümeci

 

Ebe ebe nesi var

Ayağında mesi var

Daha başka nesi var

 

Elimde ayna

Kum gibi kayna

Dayımın oğlu

Gel bize, oyna

Uyu meleğim

Sana çorap öreyim

Lay lay lay lam

 

Elim elim ibrişim

Elden çıktı bir kuşum

Kuş gitti, dala kondu

Dal bana yemiş överdi

Yemişi göğe verdim

Gök bana yağmur verdi

Yağmuru yere verdim

Yer bana çimen verdi

Çimeni çobana verdim

Çoban bana kuzu verdi

Kuzuyu kasaba verdim

Kasap bana at verdi

Ata bindim, taştım

Dere tepe aştım

Enginlere gittim

Kaf Dağı’na ulaştım

 

Dolapta pekmez

Yala yala bitmez

On kilo sana

Yirmi kilo bana

Aysecik cik cik cik

Fatmacık cık cık cık

Sen bu oyundan çık

 

Ebe ebe gel bize

Uzaktan vur elimize

Eğer vuramazsan

Ebesin ebe

Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi

Bunu sana kim dedi

Diyen dedi, on yedi

Yağlı böreği kim yedi

 

Den den den altı

Denizdeki karaltı

İnanmazsan say da bak

On altıdır on altı

 

Eee Ercan

Ne getirdi amcan?

Etli sütlü patlıcan

 

Elim, belim

Şemsiye telim

Horoz öttü

Tavuk gitti

Bülbül kızına

Selam etti

 

Emmim oğlu Musacık

Kolu budu kısacık

İlim ilim ilidi

Akşam gelen kim idi?

Emmimin oğlu Musacık

Elleri kolları kısacık

 

Eveleme, develeme

kara kuşu kovalama

Çengel, çeppel

Halhada bülbül

Ciğerimi söndür

Kara kuş ne vakit gelir

Yazın gelir

Yazılalım, düzülelim

Bir kenara dizilelim

İncik, boncuk

Sen bu oyundan çık

 

Fındık, fıstık

Kadifeden yastık

Al çık al çık

Ben saydım, sen çık

 

Gün doğdu

Günün bir oğlu oldu

Ebem yoğurt getirdi

Pisi burnunu batırdı

Pisi burnun kesile

Minareden asıla

Minarede bir bıçak

Bıçak içinde demir

Demir ocağın kilidi

Akşam gelen kim idi

Emmim oğlu Musacık

Eni boyu kısacık

 

Hey dervişler, dervişler

Hak yoluna durmuşlar

Hak yolunda bir kuyu

İçinde mermer suyu

Eğildim su içmeye

Kanatlandım uçmaya

Cennetteki mollalar

Iktırmışlar deveyi

Bindirmişler hacıyı

Hacı binmiş atına

Çıkmış göğün katına

Gökten bir beşik düştü

Nen dedim, uyuttum

Allah dedim, büyüttüm

Abdestini aldırdım

Namazını kıldırdım

Hülle donunu giydirdim

Cenneti alâya gönderdim

 

− Hu hu!..

− Ayşe abla!

− Buyur.

− Bahçene gireyim mi?

− Gir.

− Elma alayım mı?

− Al.

− Kaç tane?

− İki.

− Fatma abla!

− Buyur.

− Bahçene gireyim mi?

− Gir.

− Elma alayım mı?

− Al.

− Kaç tane?

− Üç.

− Bir, iki üç.

 

İnci, minci

Kim birinci

 

İnci minci

Kim birinci

Onun ardı

Kim çıkacak

Cakı cakı cak

 

İnne minne

Ucu dinne

Ballı hoca

Balballı hoca

Şamdan şamadan

Kuş dili damadan

 

Kadife kadife

Kızın adı Hanife

Okurmuş, dikiş diker

Başında bülbül öter

O bülbül benim olsa

İki kardeşim olsa

Biri Ahmet, biri Mehmet

Biri oğlan, biri kız

Ah çikolata, vah çikolata

Akşam yedim salata

Salatanın yarısı

Doktor beyin karısı

 

Karga karga “Gak!” dedi

“Çık şu dala bak.” dedi

Karga seni tutarım

Kanadını yolarım.

 

Kızın adı Hediye

Ekmek vermez kediye

Kedi gider kadıya

Kadının kapısı kitli

Hediye’nin başı bitli

 

− Komşu, komşu !

− Hu, hu!

− Oğlun geldi mi?

− Geldi.

− Ne getirdi?

− İnci, boncuk.

− Kime, kime?

− Sana, bana.

− Başka kime?

− Kara kediye.

− Kara kedi nerede?

− Ağaca çıktı.

− Ağaç nerede?

− Balta kesti.

− Balta nerede?

− Suya düştü.

− Su nerede?

− İnek içti.

− İnek nerede?

− Dağa kaçtı.

− Dağ nerede?

− Yandı, bitti; kül oldu.

 

Leylek leylek havada

Yumurtası tavada

Gel bizim hayata

Hayat kapısı kitli

Leyleğin başı bitli

 

Leylek leylek lekirdek

Hani bana çekirdek

Çekirdeğin içi yok

Art devenin kıçı yok

Leylek leylek havada

Yumurtası tavada

Ben ağama giderim

Elli deve güderim

Ellisi de avrana

Bindim, gittim kervana

Kervan yolu bu muydu

İçi dolu su muydu

Ben bu sudan geçemem

Alaca boncuk saçamam

Üsküle boncuk, has boncuk

İlik düğme kaytancık

Kaytancığı yitirdim

Gülistana götürdüm

Gülistanın atları

Kişir kişir kişniyor

Neyin için kişniyor

Yemin için kişniyor

Yemi nerden alalım

Hangi taya takalım

Satıcıdan alalım

Hangi taya takalım

Doru taya takalım

Doru tayın üstünde

İki bülbül ötüyo

Birini vurdum, öldürdüm

Bana kanlı dediler

Getirin kanını içeyim

Kayseri’ye göçeyim

Kayseri’nin kilidi

Akşam gelen kim idi

Emmim oğlu Musacık

Kolu budu kısacak

Su verdim, içmedi

Domalıp sıçamadı

 

Masal masal maniki

Yolda saydım on iki

On ikinin yarısı

Tilki çakal karısı

 

Masal masal maniki

Kuyruğu var on iki

Kuyruğunda beni var

Kulağında çanı var

Masal masal matatar

Dil okur, damak tadar

 

Masal masal martladı

İki fare atladı

Kurbağa kanatlandı

Tos vurdu bardağa

Çocuk çıktı çardağa

 

Miri miri miriği

Koyuverdim boz kiriği

Adı başında, on beş yaşında

Günde bir şinik ara yer

Saatte beş metre gider

 

Mustafa, Mıstık

Arabaya kıstık

Üç mum yaktık

Seyrine baktık

 

Naldırmaç

Kaldır kıç

Kırk üç

Kırk dört

Kırk beş

Kır altı

Kırk yedi

Kırk sekiz

Kırk dokuz

Elli

Bahası belli

Ala dana

Kara dana

Şükür bizi yaradana

Evin ala

Evcik ala

Gönül ala

Nal bir

Mıh iki

Sığır çükü

On iki

Yorgan

Döşek

Gel bizim

Kır eşek

 

Ooo

İğne battı

Canımı yaktı

Tombul kuş

Arabaya koş

Arabanın tekeri

İstanbul’un şekeri

Hop hop altın top,

Bundan başka oyun yok

 

O, mo, rizon

Kepe rizon

 

Portakalı soydum,

Başucuma koydum.

Ben bir yalan uydurdum

Duma duma dum

Duma duma dum

 

Ooo piti piti

Karamela sepeti

Terazi lastik, cimnastik

Biz size geldik, bitlendik

Hamama gittik, temizlendik

 

        Ovalama, duvalama

        Kara kuşu kovalama

        Sen bil, sümbül

        Çıkana da bülbül

 

Ööö

İnne minne

Ucu dinne

Bal bal hoca

Baldan koca

Baldan şamadan

Kuş dili damadan

 

Ruz ruz

Ava gidiyoruz

Çatlasan da patlasan da

Barışmıyoruz

 

Saç, baç

        Ebenin eline

        Vur, kaç

 

Sağ elimde beş parmak

Sol elimde beş parmak

Say bak, say bak

Hepsi eder on parmak

Sen de istersen saymak

Say bak, say bak

Hepsi eder on parmak

 

Üşüdüm, üşüdüm

Daldan elma düşürdüm

Elmamı yediler

Bana cüce dediler

Cücelikten çıktım

Ablama vardım

Ablam pilav pişirdi

İçine sıçan düşürdü

Bu sıçanı nitmeli

Minareden atmalı

Minarede bir kuş var

Kanadında gümüş var

Eniştemin cebinde

Türlü türlü yemiş var

 

Ya şundadır

Ya bunda

Keçe külek

Başında

 

Yağ yağ yağmur

Teknede hamur

Bahçede çamur

Ver Allah’ım, ver

Selli sulu bir yağmur

 

B. Masal Tekerlemeleri

        Az gittim, uz gittim; dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek, soğuk sular içerek, altı ayla bir güz gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim, gide gide bir arpa boyu yol gitmişim!..

 

        Bir varmış, bir yokmuş; Allah’ın kulu çokmuş, çok söylemesi günahmış. Develer tellal iken, keçiler berber iken, bir memleketin birinde bir kocakarı, kocakarının da bir kel oğlu varmış.

 

        Hay dedim, huy dedim; bu ne pişmez şey dedim. Bir iken iki olduk, üç iken dört olduk; anan soylu, baban boylu derken kırk olduk. Kırkımız kırk ateş yaktık!… Kırk gündür kaynatırım kaynamaz. Baktım ki olacak gibi, sofraya konacak gibi değil, eğil dağlar eğil dedik; onumuz hu çekti, onumuz su çekti; onumuz un, odun çekti. Haydan geleni huya sattık, unu bulguru suya kattık. Suyu kazana, kazanı yeniden ocağa attık. Vay ne kaynattık ne kaynattık!.. De şimdi kaynar mı kaynamaz mı? Derken efendim, bu kez başını kaldırıp bize bakmaz mı?…

 

        Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynarken eski hamam içinde. Ben deyim şu ağaçtan, siz deyin şu yamaçtan, uçtu uçtu bir kuş uçtu; kuş uçmadı, gümüş uçtu. Gümüş uçmadı, Memiş uçtu. Uçar mı,uçmaz mı demeye kalmadı; anam düştü eşikten, babam düştü beşikten. Biri kaptı maşayı, biri aldı meşeyi; dolandım durdum dört köşeyi…

 

        Kaynakça

        1. Ali Rıza Köktürk’ün (rahmetli babam) notları.

        2. A. Fevzi Koç, Bütün Yönleriyle Yozgat, Ankara, 1963.

        3. Avni Yüksel, Akdağmadenin’de Tekerlemeler 1, Türk Folklor Araştırmaları Dergisi, Haziran 1965, Cilt 9, Sayı 191, s. 3770.

        4. Avni Yüksel, Akdağmadenin’de Tekerlemeler 2, Türk Folklor Araştırmaları Dergisi, Ekim 1965, Cilt 9, Sayı 195,  s. 3873, 3874.

        5. Ertuğrul Kapusuzoğlu, 1995 Yozgat Kültür Takvimi.

        6. Muhsin Köktürk’ün araştırmaları.

Ninniler

Beşikte çocuk

        Ninniler güzel Anadolu’muzun ilginç ezgileridir. Anadolu insanı için çocuk her şeydir. Onu büyütmek, topluma yararlı bir birney olarak yetiştirmek en büyük istediğidir Anadolu insanının. Bu nedenle çocuğunun doğumundan başlayarak büyük bir çaba girişir Anadolu kadını. İster ki çocuğu mutlu olsun, huzur içinde büyüsün. Ona bu mutluluğu, huzuru daha beşikteyken ninnilerle sunmaya çalışır. Bu yüzden ninniler Anadolu insanının yaşamında özel bir yer tutar. Bu Yozgat için de geçerlidir kuşkusuz.

        Ninniler ortak ürünlerdir. Yaratıcıları belli olmayan bu ürünler, dilden dile söylenerek günümüze dek gelmiştir. Çoğu yörede birbirine benzer ninniler görülür. Bunların sözleri arasında ufak tefek farklar vardır. Ama temelde birbirlerine çok benzerler. Ancak kimi zaman iyice yöreselleşenlerine rastlamak da söz konusudur. Burada buna özen gösterilmiştir. Sayıca az, ama ilginç örneklere yer verilmiştir.

        İlk ninni örneğini “Ninni Desem Uyur m’ola” ile vermek gerek. Çünkü bu ninninin özel bir durumu var: 1938 yılında Yozgatlı “Bayan S.”‘den alınan bu ninni, daha sonra Colombia firması tarafından plağa da kaydedilmiştir. Ne yazık ki “Bayan S.”nin kim olduğu bilinmemektedir. Bizi sevindirense ninninin bugün dillerde dolaşıyor olmasıdır. Kimliğini bilmediğimiz bu kişiye folklorumuza katkısından dolayı sonsuz teşekkürler.

        İşte ninninin sözleri:

 

        NİNNİ DESEM UYUR M’OLA

        Ninni desem uyur m’ola?

        Üstüne güller gelir m’ola?

        Benim yavrum büyür m’ola?

        Nenni nenni, e kuzum nenni!..

 

        Bebeğin beşiği çamdan,

        Düştü, yuvarlandı damdan,

        Babası geliyor Şam’dan,

        Nenni nenni, e kuzum nenni!..

 

        Ormanlardan geçemem,

        Ben yavrumu seçemem,

        Her derdine yetemem.

        Nenni nenni, e kuzum nenni!..

 

        Ben bebeği yudumudu,

        Gül dalına kodumudu,

        Ben de kestim umudu,

        Nenni nenni, e kuzum nenni!..

 

        Bu ninni, “Muhteşem Süleyman” dizisinin bir sahnesinde Hatice Sultan rolündeki sanatçı Selma Ergeç tarafından okunmuştur. Dinleyebilirsiniz.

 

Bu da ninninin özgün biçimi

        DANDİNİ DANDİNİ DASTANA

        Dandini dandini dastana,

        Danalar girmiş bostana,

        Kov bostancı danayı,

        Yemesin lahanayı.

        E e e e, e,  e e e e, e!..

 

        Dandini dandini danalı bebek,

        Elleri kolları kınalı bebek.

        Eline de almış bebek maması,

        Uyumadı gitti eşek sıpası.

        Eeeee, eeeee, eeee, e!..

 

        FIŞ FIŞ KAYIKÇI

        Fış fış kayıkçı,

        Kayıkçının küreği,

        Akşama fincan böreği.

        Benim evde etim var,

        Bir yaramaz kedim var,

        Kedim etimi yerse,

        Annem beni döverse,

        Hu hu hu hu, hu hu hu hu,

        Nen nen nen nen, nen nen nen nen!..

 

        NİNNİ

        Elma attım yuvarlandı,

        Ninni yavrum, ninni.

        Gitti, beşiğe dayandı,

        Ninni yavrum, ninni.

 

        Beşiğin ipi kırıldı,

        Ninni yavrum, ninni.

        Beşikte yavrum uyandı,

        Ninni yavrum, ninni.

 

        NİNNİ

        Hu hu hu Allah,

        İyilik sağlık ver Allah,

        Kızım büyür inşallah,

        Kurban keserim vallah.

 

        Bahçeye kurdum salıncak,

        Eline verdim oyuncak,

        Güççük yavrum uyuyacak,

        Uyuyacak büyüyecek.

        Ninni, ninni!..

 

        Hoppala hoppala hoppala,

        Kızımı da vermem topala,

        Topal kıymet bilmezsin,

        Git kapıda yalpala.

 

        Kızım kızım kızmana,

        Kızımı vermem hozmana,

        Hozman şeker getirse,

        Başkası yer bitirir.

 

        Çiğdemin alası var,

        Oğlumun kalesi var,

        Kem gözlü cadıların,

        Yarından selesi var.

 

        NİNNİ

        Nenni çalsam uyur m’ola?

        Uğurlesem büyüm m’ola?

        Mevla bir gün möhle överse

        Acep baban gelir m’ola?

        Nenni yavrum, nenni yavrum!..

 

        NİNNİ KUZUM NİNNİ

        Ninni desem nehar olur,

        Gül açılır bahar olur.

        Ben yavruma gül demem,

        Gülün ömrü az olur (ninni).

 

        Yağmura kurdum salıncak,

        Eyüp’ten aldım oyuncak,

        Şimdi baban gelecek,

        Sakın kırma yumurcak (ninni).

 

        NİNNİ YAVRUM

Elma attım yuvarlandı,
Ninni yavrum, ninni.
Gitti, beşiğe dayandı,
Ninni yavrum, ninni.
Beşiğin ipi kırıldı,
Ninni yavrum, ninni.
Beşikte yavrum uyandı,

Ninni yavrum, ninni.

 

        NİNNİ YAVRUM

        Nen deyim de yavrucuğumun nennisi gelsin,

        Uğurlayım da yavrumun uykusu gelsin,

        Uzak yerlerden yavrumun dayısı gelsin,

        Neeen, neeen, neeen, nen!..

 

        Kalkalada kaz geliyor ninni,

        Kağıltısı da tez geliyor ninni,

        Al baharlı yaz geliyor ninni,

        Neeen, neeen, neeen, nen!..

 

        Bahçemde açmış çiçek ninni,

        Şimdi yavrum uyuyacak ninni,

        Hadi gel bir öpüşek ninni,

        Neeen, neeen, neeen, nen!..

 

        UYUSUN DA BÜYÜSÜN 

        Uyusun da büyüsün ninni,

        Tıpış tıpış yürüsün ninni.

        E e e e, e e e e!..

        Uyu yavrum ninni!..

Dua ve Beddualar

        Dua ve beddualar günlük yaşantımızın ayrılmaz parçalarıdır.   Bir işin iyi gitmesini ya da biri için iyi dileklerde bulunmayı istediğimiz zaman dua ederiz. Biri için kötü dileklerde bulunduğumuzda da beddua yoluna başvururuz.

        Yozgat yöresinde kullanılan belli başlı dua ve beddualar aşağıda abc düzeninde sıralanmıştır.

DUALAR

Acı yüzü görmeyesin.

Allah ayrılık gayrılık vermesin.

Allah darlık yüzü görmeyesin.

Allah kimseyi aç açık bırakmasın.

Allah kabir azabı çektirmesin.

Allah nazardan saklasın.

Allah seni helal süt emmişlere eş etsin.

Allah sevdiğinden ayırmasın.

Altın halkalardan tut.

Babana rahmet.

Eline sağlık.

Hatır soranların çok olsun.

Hızır Aleyhisselam yoldaşın olsun.

İki cihanda aziz olasın.

Kınan kutlu olsun.

Kurban olduğum Allah, ömrümden alsın ömrüne versin.

Ne ediyim, nice ediyim deme, kül diye avuçladığın altın olsun.

Ömrün uzun olsun, düğünün güzün olsun.

Tuttuğun altın olsun.

 

BEDDUALAR

Adı batasıca!

Ağzın, dilin kurusun!

Allah belanı versin!

Allah canını alsın!

Allahından bul!

Allah kınalı parmak tutturmasın!

Babanın bekini ye!

Baba ciğerine sarılsın!

Başına taş düşsün!

Başın dertten kurtulmasın.

Boğazına dursun!

Boynun altında kalsın!

Boyun posun devrilsin!

Elin kolun kırılsın.

Ellerin kırılsın!

Emdiğin burnundan gelsin!

Evlatlarının hayrını görmeyesin!

Gidişin olsun da gelişin olmasın!

Gözüne dizine dursun!

Gözün kör olsun!

Gün görmeyesin!

İki gözün önüne aksın!

Kaynar kazanlara giresin!

Kör olasıca!

Muradın koynunda kalsın.

Ocağın küllensin

Sakalın gözüne ekilsin.

Sesin kara yerlerden gelsin..

Südüklüğün (sidikliğin) dursun!

Sürüm sürüm sürünesin!

Yaşın donun kara gelsin!

Yerin dibine gir!

Yüzünde baba çıksın!

Zıkkımın kökünü ye!

 

        Yozgat yöresinde okşama diye bilinen sözler de vardır. Okşamalar; insanların hoşuna giden, onların gönüllerine seslenen kalıplaşmış sözlerdir. Bunların başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz: dilini yediğim, koçum, kınalı kuzum, tombulum, anasının bir tanesi, anasının kuzusu, anan sana kurban, kaymağım, bebeğim, edem benim, canımın içi yavrum, ciğerimin köşesi, bir tanem, kekliğim, cici kızım, nur topum, nur tanem, nar tanem, sümbülüm, kraliçem, ağzımın tadı, koca danam, gülüm, kara gözlüm, tek dalım, aslanım, yiğidim, has kızım, balam, evimin direği


 

Anılar

 ATATÜRK’ÜN YOZGAT ANILARI

 

Atatürk'ün Yozgat'a Gelişi

KIŞ KIYAMET, YOL YOK, DOKTOR YOK

        Henüz “Atatürk” soyadını almamış olan Gazi Mustafa Kemal, 15 Ekim 1924 gecesi Yozgat’a gelir. Geceyi, eşi Latife Hanım ile birlikte şimdi “Sakarya Anaokulu” olarak hizmet veren Miralay Şerif Bey Konağı’nda geçirir. Ertesi sabah, Hükûmet Konağı’nda öğretmenlerle ve diğer memurlarla bir toplantı yapar.

        Toplantıda Atatürk’e, Yozgat’ın 400 kilometreye varan yollarının baştan başa onarıma muhtaç bir durumda olduğu, yeniden 100 kilometre yol yapılması gerektiği aktarılır.

        Yozgat’ta “sükûn ve asayiş” yerindedir. Vakıflara ait emlakın yenilenmesi ve onarımına girişilmiştir. Göçmenlerin durumu nispeten iyidir, ama ilçelerin hiçbirisinde doktor yoktur ve koskoca “Yozgat Hastanesi”nde doktor olarak yalnızca bir operatör bulunmaktadır. Halk, Mustafa Kemal’den doktor istemektedir.

        Mustafa Kemal, yanındaki milletvekillerine dönerek, “İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlerdeki doktorları bütün milletin hayatı ve sağlığı ile ilgilendirmek çarelerini bulmalıyız. Bu böyle olmaz!” der.

 

BİLMEMİZ GEREKEN BİZİM GELDİĞİMİZ YOLDUR

        “Yol” konusu, Mustafa Kemal’in 3 Şubat 1934’te Yozgat’a yaptığı ikinci ziyarette de gündeme gelir.

        O yıl şiddetli bir kış yaşanmaktadır. Mustafa Kemal, illerin durumunu görmek ve incelemek üzere yine yola koyulmuştur. Çamura bata çıka ilerleyen arabası bir ara çamura saplanınca, kendisi de inip arabayı itmek zorunda kalır. Bin bir güçlükle Kırşehir’e ulaşılır.

        Şehrin girişinde Vali Bey, frak diye tabir edilen kıyafeti giyinmiş ve silindir şapkasını takmış bir durumda Atatürk’ü karşılar.

        Mustafa Kemal, “Vali Bey, bu kıyafet nereden icap etti?” diye sorar. Vali, resmî karşılamalar genellikle bu biçimde yapılır anlamında, “Efendim, yol ve erkan…” diye söze başlayacak olur, ancak Mustafa Kemal sözünü keser: “Bilmek lâzım olan bu yol değil, bizim geldiğimiz yoldur.” diyerek, Kırşehir yollarının bozukluğunu ima eder.

        Mustafa Kemal, Kırşehir’den Yozgat’a gelirken daha il sınırında Vali Bekir Sami, onu kamyon ve yol açma ekipleriyle karşılayınca, Mustafa Kemal, memnuniyet ve takdirini şöyle dile getirir: “İşte, yol bilen vali böyle olur…”

        Mustafa Kemal, Yozgat Valisi Bekir Sami Bey’e “Baran” soyadını da bu ziyaretinde verir…

        Alıntı: http://www.yozgat.org.tr/hbr_bizden_oku.php?ID=490#.Us5nGBHxuUk

 

İSMET PAŞA’DAN KAVURGALIYA ALTIN SAAT

        Kavurgalı, Yozgat-Sorgun yolunun on üçüncü kilometresinde şirin bir köyümüz. Kavurgalı da eli silah tutanların arasından Karafakılar’ın civan Süleyman’ı göndermiş vatan için. Civan Süleyman; burnunun dibindeki Yozgat’ı görmeden Muşları, Yemernleri görmüş. Yaralanmış, dönmüş, Millî Mücadele’ye girmiş.

        Atatürk ve İstem Paşa orduyu teftiş ediyorlar. Mangaltepe mutlaka kurtarılmalı Yunan işgalinden. Gönüllü istenir. Bozok’un üç yiğidi üç adım öne çıkar. Üç yüz gönüllüyle Mangaltepe’yi alacağını söyler. Üç yüz gönüllü, üç yüz Süleyman, üç yüz iman dolu kurşun…

        Süleyman’ın Bozok’tan doldurduğu nefesinin ateşi kül eder Yunan’ı, Mangaltepe’yi yakar. Düşman gafil avlanmış, akşama doğru Mangaltepe’nin tepesinde, Yozgatlı Sülaymanın çelik bileklerinde şanlı Türk bayrağı dalgalanıyor.

        İsmet Paşa çok duygulanmıştır.. Öper yiğidimizi. O an üzerinde olan altın köstekli saatini Süleyman’a şeref madalyası niyetine verir.

        Savaş biter. Döner gazimiz Süleyman Kavurgalı’ya. Memleket perişan, tabii Süleyman da perişan. Bağa, bahçeye, tarlaya günlüğe giderek geçimini sağlamaya çalışmaktadır. Bu arada İsmet Paşa’nın hediye ettiği altın saati de bağda uyurken çaldırmıştır.

        Süleyman’ın durumu İsmet Paşa’ya bildirilir. İsmet Paşa çağırtır Mangaltepe’nin kahramanını yanına. Onu Samsun’a su işleri müdürü olarak atar.

İhsan Yüzbaşıoğlu

         Alıntı: 1995 Yozgat Kültür Takvimi

 DİĞER ANILAR

ANILAR

        Eski büyükler anlatırlardı: Çapanoğlu beylerinden birisinin hanımı, beğenip satın aldığı pahalı bir kumaştan kendine bir elbise diktirir. Ailenin hizmetkârlardan birinin hanımı da elbiseye, daha doğrusu elbisenin kumaşına hayran olur. Aklı kumaşın güzelliğine takılır kalır. Ne yapar eder, kocasını razı eder; o da aynı kumaştan alıp kendine bir elbise diker. Bir düğünde de büyük bir hevesle giyer. Kadıncağızı düğünde görüp de çekemeyen birisi bunu hemen beyin hanımına yetiştirir. Hanım hem üzülür hem de, “Böyle pahalı bir kumaşı nasıl aldı?” acaba diye meraklanarak beyine konuyu açar. Bey hemen hizmetkârını çağırıp, “Evladım bu ne hâldir? Karına benim karımın aldığı kumaşın .aynısından almışsın, o da dikinip giyinmiş. Senin kazancın ne ki de karına böyle bir kumaştan elbise alabiliyorsun? ”diye sorar. Adamcağız ezilip büzülerek şöyle der: “ Beyim, çok affedersin; kazancımız malumunuzdur. Ama benim hanım, hanımımın üzerindeki elbiseyi görünce çok beğenmiş. Tutturdu, “İlle ben de o kumaştan bayramlık bir elbise dikinmek istiyorum.” diye. Ben de dayanamadım, elde avuçta ne varsa verdim çaresiz. Ne yapayım?” der. Adamın verdiği cevap beyin yüreğine hançer gibi saplanır, bey çok üzülür. Eve gidince hanımına, “Bana şu yeni diktirdiğin elbiseyi getir bakayım.” der. Hanımı elbiseyi getirince de götürüp tandırda yakar. Üzüntü ve şaşkınlık içindeki eşine de, “Yahu, biz fakir fukaraya kötü örnek oluyormuşuz da farkında değilmişiz.” diyerek gönlünü alır.

Abdülkadir Çapanoğlu

        Alıntı: Yozgat gazetesi 26.05.2012

 

İLK BAŞKANLIK

        Köy Enstitüsü’nde derslerimiz çok ağır ve yoğundu. Günde 8 saat ders yapardık. Sabahın ilk ışıklarıyla yatakhaneden kalkar sınıflara etüt, yani mütalaa yapmaya giderdik. Mütalaadan sonra kampana çalınca spor sahasına geçip spor yapar, daha sonra da yemekhaneye geçip sabah kahvaltımızı ederdik. Kahvaltıdan sonra okulun önünde içtima (toplanma) yapılır, yoklama alınır ve ant söylenirdi. Bu neşe ve zindelik içinde saat sekizde derslere girilirdi. Derslerin süresi 50 dakika idi. Bu programları bir öğrenci başkanı ve eğitim kolları yönetirdi. Ayrıca disiplin kurulumuz vardı. Bu kurul dersleri iyi, çalışkan dördüncü ve beşinci sınıflar arasından seçilirdi. Her kurul için iki aday olurdu. Seçimler hafta sonunda bayrak töreni sırasında yapılırdı. Bu seçim her hafta yinelenirdi. Seçilebilmek için arkadaşların sevgisini kazanmak, onların güvenini kazanmak çok önemliydi. Seçimler demokratik bir ortamda ve çok zevkli ve çekişmeli geçerdi. Bilhassa Kayserililer ve Yozgatlılar arasında büyük bir rekabet yaşanırdı. En çok oy alan başkan olurdu. Ben de öğrenci başkanlığı için aday oldum. Seçim çok çekişmeli geçti. Oylar sayıldı eşit görülür gibi oldu. Heyecan çok yüksekti. Tekrar sayıldığında benim kazandığım anlaşıldı. Seçim, Eğitim Başı Emin Güner’in gözetiminde yapılmıştı. Bu olay, yaklaşık 65 yıl önce demokrasinin ne kadar ileri olduğunu göstermeye yetiyor, sanırım.

        Kayserili arkadaşlarımız çoğunlukta olduğu hâlde Yozgat’tan gelen ben, başkan seçilmiştim. Bundan sonra sıra ile hamam, kiler, fırın, çiftlik başkanlıkları yaptım.

Günlerden bir gün beşinci sınıfa ikmalsiz geçmiştim. Üçüncü sınıfın da çiftlikte nöbeti vardı. Çiftlikteki işleri organize ediyordum (Buğday, arpa, burçak, fidanların sulanması, kümes hayvanlarının bakımı, ahırda atlar vardı. Onların tımarı bakımı vs.)….

        Okulun ilk mezunları 1947-1948-1949 yıllarında kursa geldiler. Ben onları hiç görmedim. Yani okula varmadan önce 1944 yılında mezun olmuşlardı. Onlara yemekhaneyi, yatakhaneyi ve çok görkemli ana binayı gezdirdim. Onlara ayran ikram ettim. Bu kursa gelen ağabeylerle tanıştığımda aralarında Bahadınlı Arif Baş ve Gazi Koç, Esenli Ali Şahin’in de olduklarını gördüm. Yapılan bu hürmet ve iltifat üzerine, “Başkan bey nerelisiniz?” diye sordular. Ben de “Yozgat ilinin Sorgun ilçesine bağlı Alcı köyündenim” deyince beni kucaklayıp öptüler. Çiftliğe gelen, kursa iştirak eden ağabeylere tanıttılar. “Arkadaşlar gördünüz mü çiftliğin idarecisi Yozgatlı ve Sorgunlu” dediler. Bu da bana çok kıvanç ve gurur verdi. Kendilerini tanıttılar. O gün bugün tanışıklığımız devam eder. Sağlıklarının iyi olduğunu duyuyorum.

Faik Birol

         Alıntı: Faik Birol, “Bozkırdaki Fener”

         Not: 1931 yılında Yozgat’ın Sorgun ilçesinin Alcı köyünde doğmuş olan Faik Birol, Pazarören Köy Enstitüsünü bitirdikten sonra Anadolu’nun çeşitli yörelerinde öğretmenlik yapmış değerli bir eğitimcidir.