Yozgat Konulu Yazılar

 

        Bu bölümde Yozgat’la ilgili kültürel ve sanatsal yazılardan seçmelere yer verilmiş, seçilen yazıların Yozgat’ı ve Yozgatlıyı tanıtır nitelikte olmasına özen gösterilmiştir.

BULUTLARIN OKŞADIĞI ŞEHİR

        19 Aralık 2012                                                                                                                                                                              Güzin BAKIŞOĞLU

        Hep böyle miydi? Hatırlamıyorum ama, bir zamandır başımı gökyüzüne kaldırıp bulutları seyretmek bana inanılmaz keyif verir oldu. Kasvetle hiç alakası olmayan, ruhu okşayan farklı şekillerde küme küme bulutlar ne de güzel hayallere sürüklüyor insanı… Gülücükler dağıtarak ağır ağır salınışlarını, güneşle sarmaş dolaş hallerini seviyorum en çok. Biraz nazlı, biraz kaçar-kovalar gibi, biraz da gururlu ve bir o kadar da şirin görünüşleri yaşama dolu dolu baktırıyor insanı. Gökyüzünün sonsuz mavi derinliğinde sürüklenen seyyah olmuş bulutları gördükçe de, yine yollara koyulma arzusu uyanıyor içimde.  Bu kez bulutlardan açtım kapıyı! Lafı çok dolaştırmadan da asıl konuya getireceğim.

         Geçenlerde İç Anadolu’nun güzel şehri Yozgat’a gittim. Bunca yıldır ülkemizi köşe-bucak gezerim ve ilk kez bulutlarına hayran kaldığımı söyleyebileceğim bir şehirle karşılaştım. Yozgat semalarını süsleyen bulutlar o kadar yüksekteydiler, o kadar huzur dağıtıyorlardı ki ve öylesine bir ışık yerleşmişti ki üstlerine hayran kaldım!  Siz şimdi “aman canım bulut işte, her yerde aynıdır” deyip geçmeyin sakın, abarttığımı da sanmayın! Yozgat semalarında bulutlar gerçekten bir başka güzel… Hatta onlara hemen ”Yozgat’ı okşayan bulutlar” adını verdim ve unutulmamak üzere de belleğime yerleştirdim… Siz de gidin gözlerinizle görün ve bana hak vereceksiniz! Bu defa tarihi, doğası ve güzel insanlarıyla beni kendine çeken ve bulutlarına hayran kaldığım Yozgat’ı tanımak ve anlamak üzere birlikte yollara düşsek ne dersiniz? O zaman buyrun. Gidelim, gidelim de bir bakalım güzel bulutlarından başka Yozgat’ta neler göreceğiz. Haydi merakınız bol olsun.

 

        YOZGAT’TA BULUTLAR BİR BAŞKA GÜZEL

        Yolculuk metal kanatlı kuşla İstanbul’dan başladı. Önce Ankara’ya, oradan da 218 km karayolu üzerinden Yozgat’ta kalacağım otele vardığımda gece çoktan yarılanmıştı. Sekiz yıl aradan sonra tekrar bu güzel şehirde olma şansını yakaladığım için bütün yorgunluğuma rağmen çok mutluyum. Birkaç saat uykudan sonra zinde bir şekilde sabah güneşiyle uyanıp Yozgat’a bir merhaba demek pek keyif verici oldu.

        Bugün günlük güneşlik güzel bir gün. Ayrıca Yozgatlılar için çok da özel bir gün. Neden özel bir gün olduğuna da bir ara değineceğim. Şimdi buraya bir nokta koyalım ve Yozgat’ta gezmeye başlamadan önce tarihine kısaca bir göz atalım: Bereketli Anadolu topraklarının en eski yerleşik yaşanılan yerlerinden biri olan Yozgat 1320 m yükseklikte olan “Bozok Yaylası” üzerine kurulu. Kentin 45 km güneydoğusunda bulunan Alişar Höyüğü’nde yapılan kazılar sonucu elde edilen bulgulara göre, gözümüzde canlandıramayacağımız kadar uzun bir zaman öncesi insanoğlunun buraları mesken edindiğini gösteriyor (M.Ö.5500).  Bir çok uygarlık için cazibe merkezi olan bölge; Anadolu’da ilk siyasi birliği kuran muhteşem Hititlerin, ardından da Ege medeniyetlerinin istilasına uğrar. Daha sonraları Friglerin, Kimmerlerin, Perslerin, Medlerin, Kapadokya Krallığının, Galatların, Doğu Roma ve zaman zaman da İslam ordularının egemenliğinde kalır. Yozgat (Bozok) bölgesinde Türk-İslam izleri Malazgirt Savaşı’ndan sonra (1071) başlar. Beylikler döneminin sona ermesiyle de (M.S.1398) bu topraklar üzerinde Cumhuriyetin ilanına kadar Osmanlı egemenliği devam eder(M.S. 1408-1923). Bu kadar derin bir tarihi iki satıra sığdırmak hiç kolay değil, zaten sığmaz da… Sonuçta bu bir gezi yazısı. Bulunduğumuz yeri daha iyi anlayabilmemiz açısından, kısa da olsa Yozgat’a kimler gelmiş, kimler geçmiş anlatmak istedim. Eksik ve fazlalarım olabilir. Siz nasıl olsa merak edip derinlemesine araştıracaksınız. Bundan eminim…

 

        ÇAMLIK MİLLÎ PARKI

        Sabah gündüz gözüyle oteldeki odamın balkonundan dışarıya bir göz attığımda ne göreyim? Ormanın içindeyim… Görebildiğim kadar her taraf çam ağaçlarıyla dolu. Birden bir kaç saat uyumama rağmen neden bu kadar zinde olduğumun sebebini anladım! Ben hiç farkında olmadan ormandan dağılan bol oksijen, damarlarımı iyice açıp vücudumu rahatlatmış.  Yozgat’ın akciğeri konumunda bulunan ve Türkiye’mizin ilk milli parkı olan “Çamlık Milli Parkı” 264 hektar bir alan üzerine kurulmuş. İçinde 212 tür bitki yetişiyor ve 30 tür bitki sadece ve sadece bu bölgede yaşıyor. Düşünebiliyor musunuz ne büyük bir zenginlik bu? Ayrıca Türkiye genelinde sadece Çamlık Millî Parkı’nda bulunan ve hala tohum veren 400-500 yıllık Kafkas çamı Yozgat’ı daha da bir farklı kılıyor. Görüldüğü gibi de Çamlık korunup kollanıyor ve böyle de olması gerekir…

        Yozgatlılar çok şanslı. Onların gezintiye çıkabilecekleri, başlarını dinleyebilecekleri, piknik yapabilecekleri oksijen çadırı bir milli parkları var.  Bu arada Çamlık ile ilgili bir söylenceyi anlatmadan geçemeyeceğim: Çamlığa ilk fidanı Aslı’nın ardından diyar diyar dolaşan Kerem dikmiş. Yolu Yozgat yöresine düşen Kerem Aslı’sını sormuş, bulamayınca da Çamlığın bulunduğu kıraç yamaca bir fidan dikmiş; “Bu çamdan nice çamlar filizlenir, koruk olur, bizi söyler bizi fısıldar” deyip yollara düşmüş. O gün bu gündür çamlık, hafif bir yelde sevda türküleri söyler, içli sevgi ezgileri fısıldar. Ne güzel değil mi? Sevda türküleri söyleyen orman…

 

        YOZGAT’IN ÖZEL GÜNÜ

        Çamlık Galata Hotel milli parkın içindeki Çamlık Tepesi’nde. Kartal yuvası gibi de tepeye yerleşmiş. Göze güzel görünen modern donanımlı bir yapı. Ne isterseniz bulabileceğiniz bir otel.  Kahvaltı etmeden yola çıkmam hiç! Dolayısıyla hemen hazırlanıp kahvaltı salonuna inmem çok zaman almadı. Otel oldukça kalabalık. Günlerden 2 Kasım 2012. Türk Dünyası Belediyeler Birliğinin katkılarıyla düzenlenen 1. Uluslararası Kardeş Topluluklar Buluşması’na ev sahipliği yapan Yozgat’ta bir hareket, bir bereket var. Dünyanın bir çok ülkesinden bu özel gün için şehre gelen misafirleri ve Ankara’dan gelen bürokratları Yozgatlılar’la buluşturmak için her türlü hazırlık yapılmış.  Ayrıca bu güler yüzlü şehrin başarılı Belediye Başkanı Yusuf Başer’e, Yozgat ili ve halkı için yapmış olduğu olumlu ve kalıcı çalışmalarından dolayı, “Aria Kunste Der Berliner Akademie’den” dünyanın en prestijli, saygın ödülleri arasında olan “2012 Avrupa Siyaset Ödülü, “Avrupa Liyakat Beratı” ve “Onur Madalyası” takdim edilecek. 75 bin nüfuslu bir şehrin belediyesine bakar mısınız ne çok başarıya imza atmış… Kutlamak gerekiyor! Demek ki istenirse oluyormuş… Yozgatlılara hizmetlerin en alasını vermeyi ilke edinmiş Yusuf Başer’e sonsuz başarılar dilerim.

        Çamlık Tepesi’nin dışında kentin bir zamanlar adı “Nohut Tepesi” olan bir tepesi daha var. Şehre hakim konumda olan tepe kısa bir zaman önce gidilemeyecek hâlde iken bu gün Yozgat’ın vazgeçilmez mesire yerlerinden biri haline gelmiş. Belediye iyileştirme projesini hazırlamış. Hayırsever iş adamı Bilal Şahin Bey de maddi desteğini vermiş. Seyir terası ve sosyal tesisler yapılmış. Bir de güzel ağaçlandırılmış. Rahatça gelinip şehri 360 derece seyrederek hoşça vakit geçirilecek bir yer olmuş. İşte ben Yozgat’ın güzel bulutlarını ilk kez orada gördüm… El ele verince aşılamayacak hiçbir şey yok. Burada buna bir kere daha şahit oldum. Herkesin ellerine sağlık.

        Yozgat’a gelirseniz – ki bence mutlaka gelin – ilk işiniz Yozgat’ın tepelerine çıkmak olsun. Şimdiki adıyla Şahin Tepesi’nden kente bakmak çok güzel…

 

        YOZGAT SÜRMELİSİ

        Yozgat’a tepeden doyasıya baktık. Şimdi de benimle şehrin içinde dolaşmaya var mısınız? Çamlık Tepesi’ndeki otelden şehrin içine yürümek istedim. Hava güzel, etraf yemyeşil ve çam kokuyor. Hafif te bir esinti var. Belki yolda çamların bana söyleyeceği sevda türkülerini duyarım. Olur mu? Olur…Tepeden yokuş aşağı yürürken etrafı seyretmek oldukça huzur verici ve son derece sessiz… Yol boyu hiç kimseye rastlamadım ama çam ağaçları ve kuşlar ile selamlaşarak yoluma devam ettim. Bu arada kulağıma gelmesini beklediğim sevda türkülerinden de umudu kestim. Keser kesmez de neredeyse Yozgat’ın millî marşı olan ve 96 beyitten oluşmuş Yozgat Sürmelisi türküsünü Mp3 çalarımdan dinlemeye karar verdim. Hem de rahmetli Nida Tüfekçi’nin sesinden.

        Gelelim Sürmeli türküsünün hikayesine; Yozgat şehri 1760 yılı başlarında Bozok yaylasında etrafı ormanlarla çevrili, içerisinde bin bir çeşit kuşun ötüştüğü bir sahada kurulur. Yarı göçebe olan Yozgat halkı o zamanlar hayvancılıkla uğraşır ve geçimlerini de bu yoldan sağlardı. Bozok yaylasında otlayan bu sürülerin birini de Sürmeli Bey adında bir Türkmen Yörüğü otlatırdı. Halk tarafından sevilen bu yanık sesli halk ozanı elinde kavalı, sırtında sazı Yozgat’tan Akdağmadeni’ne uzanan ormanların içinde sürüsüyle dolaşırdı. Ona bazen bir çamın dibinde sazının tellerini konuştururken, bazen de bir derenin kenarında kavalını üflerken rastlanırdı. Hep aşık olduğu gönlünün sevgilisini düşünürdü. O sevgili ki güzelliği Bozok yaylasına yayılmış, ahu gözlü, sürmeli kaşlı, ay yüzlü bir dilberdi. Babası bir Türkmen beyi idi ve çok sert bir adamdı. Sürmeli Bey, ailesini salarak, babasından sevdiğini istetir, mağrur adam, kızını bir çobana vermeye yanaşmaz. Araya beyler, ağalar girer ama boşuna, bir türlü kızın babasının gönlü olmaz ve iki sevgili birleşemezler.  Üzüntüsünden sürüsünü bırakan Sürmeli Bey, alır sazını eline, Beşçamlar mevkiine gelir ve orada kendine bir dergâh kurar. Aşkını yanık türküleriyle dağlara ağaçlara anlatır. Küser otağına, obasına ve Akdağlar’a kadar uzanan çamların arkasında onu bir daha gören olmaz. Dertli kavalına üflediği ve  içli sazına söylettiği nağmeler kalır geriye. O gün bu gündür dillerde yankılanır Sürmeli Bey’in türküleri.

        Hemen hemen 25 dakikadır Çamlık içinden şehre inen yol üzerinde yürüyorum. Derken sağ tarafta karşıma Çamlık Millî Parkı girişindeki Cevdet Dündar Göleti çıktı. Manzara nefes kesici. Göletin durgun suyunda güneş ışınları dans ediyor sanki. Çevresindeki ağaçlar sonbaharın bin bir rengine bürünmüş, bir kaç ördek te hiç kımıldamadan su üstünde duruyorlar gibi. Banklar ve masalar da buraya gelenlerin rahatça oturup, pikniklerini yapmalarını bekler gibi sahnedeki yerlerini almışlar. Bu muhteşem  görüntüden bir zaman gözümü alamadım. Göleti çevreleyen tel örgülerin arasından da bütün becerilerimi kullanıp bol bol çok ta güzel fotoğraflar çektim. Ardından da yolcu yolunda gerek dedim…

 

        NİDA TÜFEKÇİ ANITI

        Önümde bulunan kavşaktan Lise Caddesi’ne doğru seri bir şekilde geçmeye çalışırken “Nida Tüfekçi Anıtı” (Sürmeli Anıtı) ile karşılaşmak beni oldukça heyecanlandırdı.  Çevresinde Yozgat otogarının bulunduğu ve alışveriş imkanlarının çok yoğun olduğu kavşağın tam göbeğine yerleştirilmiş anıtı görmeden geçmek mümkün değildi! Geniş bir kaide üzerine oturtulmuş anıta üç basamakla çıkılıyor. Türk halk müziğinin büyük ustası Nida Tüfekçi, sırtında takım elbisesi, elinde püskülü sallanan bağlaması ile yüzünde bir tebessümle uzaklara bakıyor. Hemen yanı başında dizlerinin üzerinde yere oturmuş eşi var. Dirseğini hayat arkadaşının dizine koymuş, elini de kendi başına dayamış. Kim bilir kaç yıl omuz omuza yaşanmış mutlu bir hayatı anlatıyor… Etkileyici bir tasvir olmuş doğrusu…! Kaidenin ortasında kabartma bir canlandırma ve yine kaidenin iki yanında biri Nida Tüfekçi’den biri de Bayram Bilge Tokel’den üzerinde dizeler yazılı panolar var.   Bu anıt Yozgat’ın bu güzel evladına, büyük ustaya vefa borcunun güzel bir göstergesi. Düşünüp, yapanların ellerine sağlık…

 

        YOZGAT LİSESİ

        Anıtı arkamda bırakarak nihayet Lise Caddesi’ne ulaştım. Çam ağaçlarının gölgesini verdiği ve süslediği cadde gayet güzel. Büyük şehirlerdeki trafik karmaşası ve neredeyse birbirlerini dirsekleyerek yürüyen insanlardan hiç bir iz yok bu şehirde…!  Güleç yüzlü Yozgat’ta huzur var anlayacağınız… Bilerek bu caddeye gelmek istedim ve şimdi sizi alıp kentin en güzel binalarından biri olan “Yozgat Lisesi’ne” götürüyorum. Cadde üzerindeki küçük demir parmaklıklı kapıdan bir kaç basamak çıkınca kendinizi birden bir zamanlar, “Taş Mektep” diye anılan bu muhteşem binanın bahçesinde buluyorsunuz. İnsanın içini ısıtan bu bina 1895’te II. Abdülhamit döneminde sarı kesme taşlarlaiki katlı, kırma çatılı ve dikdörtgen planlı olarak inşa edilmiş. Ya buradaki çam ağaçlarına ne demeli?… Lise binasını o kadar güzel süslüyorlar ki… Kimi çamlar dallarını giriş kapısına eğmiş, kimi çatıya yükselmiş, kimi de uzanmış gökyüzüne…

        Altı basamaktan çıkılan binanın kemerli giriş kapısının sağ üst kısmında küçük bir kitabe bulunuyor. Kemerin içinde kalan tahta kapının camlarla süslü üst kısmı gerçekten gözleri okşuyor. Yine giriş kapısının üstünde iki güzel sütun üzerine oturmuş üçgen alınlıklı cumba gibi çıkıntı fevkalade bir görünüş sağlamış bu güzel yapıya.

        Bahçede biraz oturdum. 1912 de Sultani (lise dengi okul) sonra 1924 de ortaokul, daha sonraları da 1933 den itibaren günümüze kadar bıkmadan usanmadan lise binası olarak Yozgatlılara hizmet veriyor. Eğitime bir ışık tutuyor. İçeriye girip şöyle bir bakındım ve giriş kapısının tam karşısına gelen tahta merdivenden 1. kata çıkıldığını gördüm. 14 basamağın nihayetinde karşıma gelen duvarda ise lise binasının en eski resimlerinden biri ve üstünde yazılı Atatürk’ün söylemiş olduğu söz çok dikkat çekiyor: “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde güç bulacaktır.” Böylece Büyük Önderimiz daha iyisine erişmemiz için tarihi iyi bilmek gerekliliğini vurgulamış…! Ne de güzel söylemiş…

 

        YOZGAT SAAT KULESİ

        Bir süre daha bahçede oturup gördüklerimi içime sindirdikten sonra ver elini Cumhuriyet Meydanı. Yaklaştıkça tekrar göreceğim için son derece heyecanlandığım Yozgat Saat Kulesi’ne ulaşmak 10 dakikamı bile almadı. Yıllar önce ilk kez Yozgat’a geldiğimde bu zarif kuleye adeta vurulmuştum. Ne kadar güzel bir mimarisi var anlatamam…! İşte şimdi bütün albenisiyle de yine karşımda. Önce hayran hayran baktım. Hatta farklı açılardan tekrar tekrar baktım, iyice yakınlaştım ve çevresinde adım adım dolaştım. Selamlaştık, hasret giderdik birlikte. Tekrar kavuştuk ve memnun olduk… Çok güzel duygular bunlar…Yeniden buluşmak çok güzel!

        Gelelim benim güzel saat kulemin özelliklerine… 1908 yılında o zamanların Belediye Başkanı olan Tevfikzade Ahmet Bey tarafından yaptırılmış. Kulenin mimarı ise Yozgatlı Şakir Usta. Şehrin tam orta yerinde yükselen kule kare prizma şeklinde, kesme taştan inşa edilmiş ve enlemesine silmelerle de (kabartma kenar) altı kata bölünmüş. En üst kısmında ise çan seklinde çok şirin görünen bir kubbesi var. Hemen altında şerefe gibi bir balkonla çevrili kısımla, kubbe arasında her cephede bir saat kadranı bulunuyor.  Ağırlığı da 288 kg olan çan her yarım ve tam saatte hiç şaşmadan çan çan diye vuruyor ve bize hangi saat diliminde olduğumuzu haber veriyor. Hem de yüzyıldan bu yana hiç usanmadan.  Şerefeli kısmın altında üç kat aşağıya doğru, her katta yuvarlak kemerli birer pencerecik bulunuyor ve saat kulesine zemin katta bulunan kemerli kuzey kapısından da girilebiliyor. Umarım gözünüzde canlandırabileceğiniz bir tanımlama olmuştur…

        Tek başına Cumhuriyet Meydanı’na hakim konumda olan kule, Yozgat semalarına başını kaldırmış duruşuyla güzelliğini herkese gösterip, bu güleç yüzlü kenti süslemeye canla başla devam ediyor.

        Sevgili okurlar, geldik yine bu kez de yaptığımız yolculuğun sonuna!..  Büyük turizm potansiyeline sahip bu güzel kentte tekrar buluşmak üzere sizlere Yozgat Sürmelisi’nden bir dörtlükle veda ediyorum:

        Dersini almış da ediyor ezber,

        Sürmeli gözlerin sürmeyi neyler?

        Bu dert beni iflah etmez, del eyler,

        Benim dert çekmeye dermanım mı var?

        Ocak ayında buluşmak üzere sağlık ve huzurla kalın. O zamana kadar ve her zaman güzel günler sizin, doğanın bereketi de üstünüze olsun.

        Kaynak, alıntı: Yozgat İl Kültür Turizm Müdürlüğü resmi internet sitesi, Yozgat Valiliği ve Belediyesi, Orta Anadolu Kalkınma Ajansı’nın birlikte hazırladığı Yozgat Gezi Rehberi

 

 

YOZGAT’I ÇOK SEVDİM

        12 Ekim 2013                                                                                                                                                                                     İlhami KIZILAY

        Oğlumuz Bozok Üniversitesi Tarih bölümünü kazandığı zaman, “Oh, hele şükür” demiş, sevinmiştik. Almanya’dan Yozgat’ta yetişen bir delikanlı; büyük oğluma, “Yozgat mı? Eyvah!” demiş, “Baban orada yaşayamaz!”

        Zamanı gelince, oğlumuzun dayısı aldı bizi arabasına, hep birlikte,  ver elini Yozgat, dedik! Ankara ve çevresine göre ıssız, Almanya’ya göre çorak yollardan geçerek,3,5 saatte Yozgat’a geldik.

        Bozok Üniversitesi’nin yoluna girdiğimiz zaman oğlumuzun neşeli hâlinden eser kalmamıştı. Çok geçmeden, TOKİ’ye ait binaları ve diğer yeni yapıları, inşaatları gördük.  Çorak toprak üzerinde yükselen bu yapıların insanı hiç davet eden, kendine çeken bir hâli yoktu. Üniversite’nin binalarını görünce benim hoşuma gitti. Ama oğlumuzun suratı adamakıllı asılmıştı.

        Dönüşte kiralık evlere bakmak için bir mahalleye girdik. Ama eşim de oğlumuz da kaynım ve 14- 16 yaşındaki kızları da çok mutsuz görünüyorlardı.

        Çıktık TOKİ evlerinin arasından, Yozgat’ın içine yöneldik.  Gittik, gittik, büyük bir alışveriş merkezine geldik. İndik otomobilden, çıktık o mağazanın üst katlarından birine, bir yerde oturduk.  Bir de baktık ki, “Ben okumam bu şehirde” diyerek oğlumuz ağlıyor. “Eyvah” dedik… İçimiz burkuldu onun gözyaşlarına. Çaresiz, düştük yola. Ver elini Ankara!

        İki üç gün sonra oğlumuz fikrini değiştirdi.  Ankara’da, yeni edindiği bir tanıdık çevresinde, Yozgat hakkında övgü dolu sözler işittiğini ve kararını değiştirdiğini söylüyordu.  Hemen atladık bir otobüse, yeniden Yozgat’a geldik. Bu arada eşimin Ankara’dan tanıdığı bir aile ile irtibat kurduk. Ev bulduk, kayıt işlemini tamamladık, kısa sürede taşınarak yerleştik.

        Bir aydır “Yozgatlı” yız. Oğlumuz öğrenime başladı. Öğretmenlerini, arkadaşlarını sevdi. Şimdi burada öğrenimini bitirmek ve doçent olarak üniversitede görev almak amacında. En çok sevdiği ders, Tarih. Tarih ile yatıyor, Tarih ile kalkıyor. Çok iyi arkadaşlıklar kurmuş. Hayatından memnun. Bizi sorarsanız;  biz, güler yüzlü ve yardımsever  esnafını çok beğendik Yozgat’ın. Ankara’nın en küçük mahallesinden de küçük olan Yozgat’ın, daha başka birçok beğendiğimiz yönü var.  Yurdumuzun dört yönünden binlerce genç insana kucak açarak ev sahipliği yapan, eğitim veren Bozok Üniversitesi, yeniden kurulan mahalleleri, parkları ile Anadolu’da Yozgat, yaşanacak en güzel şehirler arasına girmiş. Yozgat’ta yaşayan ve Yozgat’a hayat veren bütün insanlara, saygı ile.

        Alıntı:  Yozgat İleri gazetesi.

 

 

YOZGAT’IN ARTILARI VE EKSİLERİ

       24.08.2014                                                                                                                                                                               Prof. Dr. M. Oğuz ÖCAL

       Karamsarlık iyi bir şey değildir. İnsanı ümitleri yaşatır ve geleceğe bağlar. Bardağın boş yanını bilmek kadar dolu yanını da görmek lazımdır.  Burdanbakınca Yozgat’ın olumlu birçok yönünün bulunduğunu söylememiz mümkündür:

        Birincisi, Yozgat Selçuklu ve Osmanlı çağından beri çok ciddi bir tarım ve hayvancılık tecrübesine ve bundan kaynaklı büyük bir potansiyele sahiptir. Yozgat, şimdilerde hızla yok olan ve bu nedenle de altın değerinde olan yerli hayvan ırkları ve bitki tohumlarını hâlâ kıyıda köşede muhafaza etmektedir. Bunlar, organik tarım ve yerli ırkların yeniden üretimi için yerel yönetimlerin ve üniversitenin öncülüğünde hayata geçirilebilir.

         İkincisi, Yozgat Ankara’ya 200 Km mesafede olmasıyla beş milyon nüfuslu bir büyük şehrin yanı başında yer almaktadır. Özellikle kara ve demir yolunun iyileştirilmesine bağlı olarak ilerde banliyö olarak yerleşmek veya günübirlik gidip gelmek açısından son derece elverişli olacaktır. Bir başka açıdan söyleyecek olursak, özellikle Yozgat kökenliler için yeniden Yozgat’a yerleşmek ve Ankara’da çalışmak mümkün hâle gelebilecektir. Yozgat’a yerleşmeseler bile, ulaşımın kolaylaşması onların yatırım ve gelecek planlarını yeniden gözden geçirmelerini sağlayacaktır.

        Üçüncüsü, Yozgat doğal, kültürel miras ve kaplıca turizmi bakımından üzerinde durulması gereken bir turizm destinasyonudur. Bozok Yaylası adı bir markadır ve bu ad yayla turizmi ile ilgili yüzlerce farklı hikâyeyi ve yaratıcılığı tetikleyebilir. Yozgat Çamlığından başlayarak Yozgat’ın bütünündeki endemik (sadece burada görülen) bitki ve hayvan zenginliği, yararlanılabilir koruma hikâyeleriyle turizme sunulabilir. Kültürel miras alanından ise bu yazıda sayamayacağım kadar farklı biçimlerde yararlanılabilir.

         Dördüncüsü, Yozgat dışında çoğu Ankara’da olmak üzere ülke içinde ve dışında bir milyondan fazla Yozgatlı yaşamaktadır. Olumsuz yönden bakacak olursak Yozgat göç vermiş ve güç kaybetmiştir diyebiliriz. Ama bu nüfusun Yozgat’la bir biçimde bağını güçlendirmek, onların bilgi, deneyim ve kaynaklarının Yozgat’a geri dönmesini sağlayarak göçün zararından kâr elde etmek mümkün olabilir.

         Beşincisi, Yozgat’ın sanayi ve fabrika döneminde yatırım çekemediği için göç vermesi olumsuzdur ama topraklarının hâlâ tarım yapılabilir nitelikte bakir kalması, arazisinin betonlaşmaması olumludur. Üretmek ve kendine yeter olmak her zaman iyidir. Betonlaşmanın ve fabrikalaşmanın modasının geçtiği günümüzde tarım yapılabilir topraklara, hayvancılık yapılabilir yaylalara sahip olmanın değerini bilmek ve bundan yararlanabilmek gerekir.         Yozgat’a bunlar gibi birçok farklı açıdan bakılabilir ve olumsuz gibi görülen yönlerden olumlu sonuçlar çıkarılabilir. Yeter ki karamsarlık yerine ümit aşılayan, yol gösteren, teşvik eden ve en önemlisi uygulama modelleri oluşturarak “taklit edilebilir” nitelikte projeler hayata geçiren öncüler olsun. Bu dönüştürücü öncüler, yerine ve durumuna göre bir yerel yönetici, bir yatırımcı, bir sivil toplum gönüllüsü veya bir akademisyen olabilir. Yeter ki iyi kurgulanmış bir yatırım ve kalkınma hikâyesi olsun bu kişilerin. Ankara’dan hızlı trenle veya otoyolla bir saatte gelinen, yerli tohumlarla organik tarım yapılan, kaplıcalarıyla şifa dağıtan, yayla kültürünü yaşatan, kadim uygarlıklarını ziyaret mekânı olarak iyi anlatan, köy kültürünü ve hayatını özgünlüğünü bozmadan ziyaretçilerine yaşatan ve bunu tarımsal sanayiye aktaran, sokaklarında yabancı görmeye alışan ve onlarla sosyal ilişkilerini güçlendiren bir Yozgat’ın geleceğine olumsuz bakılabilir mi?

        Çapanoğlu Süleyman Bey ile Üçüncü Selim arasındaki yazışmaları içeren fermanlardan ve Hüznî Baba’nın (1879-1936) Yozgat Destanı adlı meşhur şiirinden de anlaşıldığı üzere, Yozgat küçükbaş hayvan sürüleri bakımından çok zenginmiş ve İstanbul’u beslermiş. O çağda Yozgat’ın Osmanlı Devletinin güçlü, zengin ve gözde şehirlerinden biri olduğunu da unutmayalım.         Devletin veya devleti yönetenlerin zorunlu ve gerekli alt yapı yatırımları dışında sihirli değneğini beklemek yerine, Yozgat’ın 20. yüzyılın son çeyreğinde bir köşeye fırlatıp attığı çoban değneğini yeni bir üslup ve yorumla eline alması bile çok şeyi değiştirebilir.         Üretimden gelen gücün önünde durulamaz. Yeter ki Yozgat çağı ve geleceği yorumlayabilen öncülerle çalışma ve üretme potansiyelini harekete geçirsin.         Sağlık ve mutlulukla nice bayramlara!

       Alıntı: http://www.cigdemliyiz.com

 

ÇOCUK, DELİKANLI VE YOZGAT

       17 Eylül 2014                                                                                                                                                                                     Ömer BAŞOL

       Çocuk fakir bir mahallede dünyaya geldi. Ona ufuk gösterecek, rehberlik edecek ne annesi nede babası vardı. Mahalleli desen hak getire. Gördüğü ve görebildiği en sosyal yer mahallesindeki çeşme başıydı. Herkeste bir ümitsizlik, bir boş vermişlik, böyle gelmiş böyle gider mantığı. İşin garibi herkeste bu durumu öyle kanıksamış ki,

“Haydi biraz toparlanalım, kendimize gelelim. Yahu bu ne hal” diyene uzaylı muamelesi yapılan bir durum. Çocuk da alışmış bu duruma. Ne yapsın? İnsan, yetiştiği ortamın hamuruyla yoğrulur. Her şey öylesine bilmeden güzel aşılanmış ki. Birazcık kıpırdananlar, farklılık yaratanlar, çevrelerinden gelen klasik laflarla durdurulmuş; susturulmuş. Gönüllerine küsüp gidenlerin bir kısmı kendilerini kurtarmışlar. Çocukları makam mevki sahibi olmuşlar, ama “Bizim mahalleye de bir gidelim, elinden tutulacak bir çocuk vardır.” diyen pek çıkmadığı gibi, “Çekip çıkaralım.” diyenler olmuşsa da mahallelinin saplantılı düşünce duvarına çarpınca gerisin geriye dönmüşler. Hâlâ mahalleli dermiş ki, “Sizin babalarınız çekti gitti de siz okudunuz. Bizim mahallede oturanlardan adam çıkmaz. Makam mevki sahibi olunmaz.”

       Herkes bu mantıktaydı. O psikolojiyle büyüdü. Ders çalışmadı hiç. Neden çalışsın ki?…Zaten ondan bir şey olmazdı. Kim diyordu bunları: Ayşe teyze, Fatma nine, Mehmet emmi… Ne de olsa onlar büyüktü, görmüş geçirmiş insanlardı. Elbette kendisinden daha çok biliyorlardı. Yaşanmışlıkları, görmüşlükleri vardı. Onların lafına laf söylemek haddine miydi? O yüzden hep tembeldi. Kimsenin kendisinden beklentisi yoktu. Zaten o da toplumun beklentilerine göre yaşıyor ve davranıyordu.

       Gel zaman git zaman. Beşeriyet akıp gidiyor ya. Bizim çocuk da büyüdü, delikanlı oluverdi. Liseye başladı. Çevresi daha da genişlemiş, ama algı hiç değişmemişti. Biraz biraz bazı şeyleri sorgular olmuştu. Kendinden daha iyi imkânlara sahip olanları görüyor ve onlara imreniyordu. Aklı yettiğince bunun nedenlerini düşünüyor ve düşündükçe mahallesinin yerleşmiş mantığıyla kavga eder hâle geliyordu. Ama çabası boşunaydı. Mahallenin ağır emmileri onu cahil olmakla suçlayıp bir güzel susturuveriyorlardı.

       Derdini sıkıntısını kimseye anlatamıyordu. Mahallesinde ki insanlar onu anlamıyor. Onun bir şeyler başaracağına inanmıyorlardı. Ona dikte edilen kaderi yaşamak istemiyordu. Birilerinin ona inanmasını, güvenmesini istiyordu. Bu desteği en çok da mahallesinden bekliyordu. Sadece ufak bir adımla ne kadar çok şeyin değişebileceğini onlara göstermek istiyordu. Ama bu düşüncesinin değil hayata geçirmek, dillendirmek bile mahalleli için bir alay kaynağı hâline geliyordu. Gün geçtikçe ümidi kırılıyor kıpırdanmaya başlayan o heyecanda gün be gün sönüyordu. Çaresizdi.

       Tek istediği kendini anlayacak, dinleyecek ve en önemlisi de kendisine bir şans vererek neler yapabildiğini gösterecek biri. Sadece bir kişi.

       Hâlâ mahalleliye inat; ümidi ve heyecanı azalsa da beklemeye devam ediyor.

       Hürmetle kalın.

       Not: Bu yazıyı birde Çocuk ve delikanlının yerine Yozgat’ı, Mahallelinin yerine de Yozgat’ta yaşayan insanları koyarak okursanız. Eminim taşlar yerine daha sağlam oturacaktır.

       Alıntı: http://www.yozgathaber.com

 

BİZİM KÖYDE KADIN HAKLARI

         8 Ağustos 2012                                                                                                                                                                                    Rıfat ÇAKIR

        Özellikle Apılının avradı Urhuya, eli gotünde cuvara içerek, zeybek oynar gibi tarlasına giden Apılının 5 metre gerisinden, herifinin ensesini seyrederek bir omuzunda heybe, diğer omzunda küreğe takılı azık sufrası, karnı hamile, elinde su sitili, inciği açık, dişi dökük, göz kenarları mor, beli hafif kambur ve bezgin bir ifadeyle korkak adımlarla yürüyerek takip ederdi aslanını. Yanından aynı yük ve malzemeyle Cinni Zabit’i takip eden, avradı Hasgül geçerken birbirlerine sadece zavallı zavallı bakarlardı. Konuşma, selamlaşma ve hal hatır sorma gibi bir girişim olursa; erkekler güleç yüzlü kızgın ifadelerle, “Hemen kohulaşıyonuz kafirler” gibi espriyle karışık tehditkar kızgınlıklarını belirtirlerdi.

        Ben çocukken bizim köyün kadınlarının hepsinin adı “Laynnn”, Gız, Manyah, Davar oğlu davar, kotü avrat, kepezli falan zannederdim. Birtek Hasgül ve Urhuya’nın adlarını söylerdi kocaları… Köyün erkekleri birbirlerini yemeğe davet ederken, “Gel oğlüm, pahla gavutturması, yımırta bişittirmesi, baldırcan talattırması vs. gibi yemekler yiyelim diyerek çağırırlardı. Niye denilirdi bilir misiniz? Erkekler gerçekten tam hakimiyete sahipti. Kadınlar eksik etek, yani yarım akıllı kabul edilir, her türlü yönetim, sevk ve idare evin erkekleri tarafından sağlanırdı. Tüm çevre ve kadınlar tarafından İtibarlı, sert, acımasız ve akıllı kabul edilirdi herifler.. Bu durumu onayladığımdan söylemiyorum ama, kadınlara danışılacak en ufak bir konu, erkeği “Garı ağızlı” diye tanımlattırır, küçük düşürürdü.. Pahla gavutturması, yımırta bişittirmesi, çay demlettirmesi, baldırcan talattırması, kumpür kaynattırması derken, erkeğin kadına kesin talimatı ve kadının otomatiğe bağlanmış sürekli hizmet eden bir yaratık poziyonunda olduğunun kanıtıydı. Özellikle de tarım işlerinde çok acırdım kadınlara. Çocuk bakmak, yemek hazırlamak, kalabalık ev horantasıyla ilgilenmek, mallara saman dökmek, süt sağmak, havlu süpürmek vs. gibi aklıma gelmeyen yüzlerce işi hızlı, zamanında talimat almadan, otomatik olarak azar işitmeden yapması zaruriyetinden sonra birde tarlaya ırgatlık işlemeye giderlerdi. Giderken de her kadın Apılının Avrat ve Cinni Zabit’in Hasgul gibi giderdi bağa, bostana. Tırpanı erkekler biçerdi. Kadınların gücü yetmez diye. Deste toplamak, yığın yapmak, ortalığı düzenlemek yine kadına aitti. Yani tırpan hariç her iş…..

        Erkek olmak büyük bir ayrıcalıktı. Avrat döğme erkekliğin kabul edilebilir ve gurur duyulacak bir özelliğiydi. Taze gelinler kısık sesle, yere bakarak konuşurlar, yemek artıklarını arkasını dönerek bir köşede yerlerdi. Onlarca kez aldığı yumuş denilen talimatlarla sofrasından kalkar, burnundan gelirdi yedikleri. Göç her zaman aksi tesir edecek değil ya.. Kadın erkek eşitliğinin de başlangıcını oluşturdu.

        Angare’de, Isdanbıl’da, Yozgat’ta işe girmiş adamlar, avratlarına yeni asbaplar almış, gollarınde çenteynen köye gelince diğer avratlarda uyanmaya başladı. Herifleriyle şakalaşmaya da başladılar. Kafir herif, get sıracalı falan diyorlardı artık. Daha sonra gerek ekonomik, gerek sosyal aile kararlarını ortak almaya başladılar. Mevcut halleri hızlı gelişmeye başlayınca kadın akıllarından yararlanıldı. İsabetli ve doğru kararlar çıkınca da terazi çabuk eşitlendi. Ne güzel oldu. O zamanlar sadece Yozgat’ta yaşanmıyordu bu kültür. Tüm Türkiye’de yaşanıyordu. Parodilere skeçlere konu oluyordu köylü yaşamı.

Cumhuriyet ve demokrasi kültürü geliştikçe medeniyet daha hızlı ilerlemeye başladı. Tek tük arada kalan benzeri yaşamlar kadın-erkek eleştirileriyle bunaltılınca, hiç kalmayacak şekilde yok edildi. Kadın doktorlar, milletvekilleri, eğitimciler, sporcular çoğaldıkça ülkemiz ve köylerimiz daha da gelişti ve zenginleşti. Daha hijyenik, sağlıklı ve eğitimli nesiller ortaya çıktı. Yaklaşık 30 sene öncesinin dramatik yaşamını gülerek ve hüzünlenerek anıyor, analarımızın, eşlerimizin ve kızlarımızın kıymetlerini daha da iyi anlıyoruz.

        Alıntı: Yozgat İleri gazetesi

 

 

TARİH İÇİNDE YOZGAT MUSİKÎ FOLKLORU

        16 Aralık 2010                                                                                                                                                                              Türkmen ÇOPUR

        Yozgat denince “Sürmeli’yi, Sürmeli denince de bu klasik türküyü kendine has o içli, duygulu ve lirik üslubu ile ölümsüzleştiren merhum Nida Tüfekçi’yi hatırlarız hemen. Bir Yozgat’lı olarak sadece Yozgat türkülerinin derlenip toparlanmasında değil, Anadolu halk müziğinin derlenmesi, notaya alınması, doğru olarak icrası ve sıhhatli bir şekilde gelecek kuşaklara aktarılması noktasında Muzaffer Sarısözen’den sonra en çok emeği geçen rahmetli Nida Tüfekçi’nin daha çok fiili ve uygulamalı hizmetlerini anmak gerekir. Merhum Nida Tüfekçi’nin bir hemşehrilik saikiyle ve bir mensubiyet duygusu ile Yozgat müzik ve oyun folkloruna belirgin ve bariz bir yakınlıkta durmasını isteyenlerin bir bakıma haklı sayılabilecek eleştirilerini bir kenara koyarsak, Nida Tüfekçi Hoca, başta sürmeliler olmak üzere Yozgat türkü, bozlak ve halaylarının tanınıp sevilmesinde çok önemli bir rol oynamıştır.

        TRT’de hem hoca ve şef olarak, hem de yıllarca yayın tekelini elinde bulunduran böyle bir kurumda önemli idari görevler üstlenmiş biri olarak Nida Tüfekçi daha fazla neler yapabilirdi bilmiyorum ama, bence asıl yapması gerekenlerden biri şu idi: Öncelikle Anadolu folkloru, halk edebiyatı ve Anadolu halk müziğini tüm türleri ve yöreleri en iyi bilen; müzik alanında olmasa bile yüksek tahsil yapmış olmanın verdiği mantık ve mantalite ile gelişmiş ve incelmiş bir zevk ve kültüre sahip olan; inceleme, araştırma, tahlil yeteneğine sahip, belki daha da önemlisi bu milleti millet yapan değerlerin bilincinde bir sanatçı hoca olarak, Yozgat müzik ve oyun folkloru üzerine derli toplu bir eser ortaya koyabilirdi. Şurası da var ki, Nida Tüfekçi, gerek Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi’ne yazdığı o uzun “Türk Halk Müziği” adlı makalesi ile, gerek uluslararası Türk Folklor Kongrelerinde sunduğu bildirilerle ve gerekse zaman zaman kendisi ile yapılmış röportajlarda söyledikleri ve yazdıkları ile konuya genel ve milli planda yaklaşmayı tercih etmiş, bütünü kucaklayan bir ilgi ve tecessüsle meseleye yaklaşmıştır. Merhum Nida Hoca’nın hizmetleri elbette her zaman takdirle yad edilecektir.
Bütün bir Orta Anadolu ses ve saz kültürünü sanatında toplayarak eşsiz bağlaması, duygulu ve lirik sesi ile Yozgat türkülerinin, özellikle “Sürmeli”lerin usta yorumcusu merhum Nida Tüfekçi’yi bu vesileyle bir kez daha rahmetle anıyorum, unuttuklarımızdan af dileyerek…

         Yozgat mahalli müzik ve kültürüne, çeşitli zamanlarda, çeşitli şekillerde değerli hizmetler veren pek çok isim vardır şüphesiz. Bunların başında da genç yaşta aramızdan ayrılan TRT Ankara Radyosu bağlama sanatçılarından merhum Osman Duran’ı, rahmet ve saygıyla anmak isterim. Özellikle Boğazlıyan türkülerinin derlenip notaya alınmasında değerli hizmetleri olan TRT ses sanatçısı Soner Özbilen’i de anmak gerek elbette. Malum şartlardan dolayı isimlerini ülke genelinde duyurma imkanı bulamayan ama yörelerinde yaygın bir şöhreti olan, “düğün çalgıcısı” görünümü vermemek için düğünlere dahi gitmeyen yöresel sanatçılar var bir de. Mesela Akdağ’lı öğretmen Niyazi Ülkü, Boğazlıyan Müftükışla köyünden rahmetli babam Hüseyin Tokel, Yerköy’lü Sazcı Veysel bunlardan sadece birkaçı… Bir de dünden bugüne kendilerinden türküler derlenen, yöre tavır ve üslubuna hakim halktan insanlar, yani kaynak kişiler var ki, böyle bir yazıda hiç değilse isimlerinin anılmasının gerekli olduğunu düşünüyorum: Nida Hoca’nın babası Hamdi Tüfekçi, kız kardeşi Aysel Sezer ve Fahri Akbilek, Sabri Saygılı, Durak Paytoncuoğlu, Sabiha Kubilay, Mevlide Kayhan, Halime Tunç, Fırıncı Ahmet Ağa ve İbrahim Bakır bunlardan bazıları.

        Yozgat musikî folklorunun doğduğu sosyal ve kültürel arka planı ele alan, özellikle mahalli edebiyat ve bu edebiyatın ünlü simaları üzerine ilmi çalılşmalarda bulunan Doç. Dr. Ocal Oğuz’un, yukarıda andığımız eserlerinin dışında, genel yayın yönetmenliğini yaptığı Millî Folklor dergisindeki konuyla ilgili yazılarını da anmak gerekir.

        Yılmaz Göksoy ve Mahmut Işıtman’ın, daha çok yazılı basın yoluyla Yozgat kültür ve edebiyatının, yöre âşıklarının tanıtılmasına ve folklorik ürünlerin derlenip toparlanmasına yönelik çalışmalarını da saygıyla anmak gerekir.
Birkaç yıl önce “Sürmelim” adıyla Yozgat türkülerinin notalarını içeren bir de kitap yayımlayarak Yozgat Sürmelileri üzerinde hassasiyet gösteren Süleyman Sökmen’i de hiç bıkmadan, yorulmadan, amatör bir ruh ve heyecanla yıllardır sürdürdüğü gayret ve çalışmalarından dolayı burada anmak istiyorum. Fakat sadece dizgi değil, aynı zamanda bilgi yanlışlarıyla da malul olan bu kitapta -Sürmeliler konusu başta olmak üzere- ileri sürülen görüşlerin tartışılmaya ihtiyaç gösterdiğini sanıyorum. İnsanların ait oldukları, mensubiyet duydukları kültür ve değerlerden kaynaklanan eserleri -mesela türküleri- istedikleri kadar ve istedikleri şekilde sevmelerine şüphesiz kimse bir şey diyemez. Ama doğru ve güzel olan, bu sevginin bilim, sanat, edebiyat ve müziğin kendilerine has disiplinleri ile de mütenasip düşmesidir. Sürmeliler elbet bizimdir, güzeldir ve gerçekten bir türkü klasiği mesabesinde yüksek sanat eseridir, fakat tıpkı ona bir tür güneş/dil teorisi fonksiyonu yükleyerek fantazilerimizin ve duygularımızın aracı haline getirirsek Sürmeli’yi yaralayabiliriz. Bir de bazı konularda daha önceden kayda değer bir şeylerin söylenmemiş olması, o konuda her şeyin söylenebileceği anlamına gelmez.

        Ertuğrul Kapusuzoğlu’nun sabır ve ısrarla yıllardır Yozgat mahalli kültür ve edebiyatının tespiti ve zenginleştirilmesi gayretlerini, mahalli geleneklerin günümüze taşınmasına yönelik çalışmalarını -eleştiri hakkımı saklı tutarak- burada anmak isterim.
Mustafa Uslu’nun çeşitli mahalli ve ulusal yayın organlarında zaman zaman görülen folklorik derlemelerinin, bu konularda genel malzeme toplamaktan öte fazla bir kıymeti harbiyesinin olmadığı söylenebilir. Bu konulara meraklı ve hayli gayretli de olan sayın Uslu’nun, bu işin amatörce bir zevk tatmini olmaktan öte bir anlamı olduğunu, bir noktada önemli ve ağır sorumluluğu gerektirdiğini bilmemesi elbette mümkün değil. Bu faydalı çalışmaların, konusunda daha hazırlıklı ve donanımlı bir araştırmacı-derleyici sıfatıyla sürdürülmesi dileğimizdir.

 

 

Yozgat Konulu Şiirler

         Yozgat, deyim yerindeyse halk ozanlarının cirit attığı bir kenttir. Ozanlık geleneği geçmişten günümüze sürmektedir. Bunun yanı sıra yüreği Yozgat sevgisiyle dolup taşan birçok şair vardır. Kimi il dışında, kimi yurt dışında sıla özlemiyle yanan Yozgatlılar zaman zaman öyle duygu yüklü şiirler yazmışlardır ki bunları görmezden gelmek olanaksızdır. İşte burada sizlere konusu Yozgat olan birtakım şiirler sunulmuştur. Şairlerin adları esas alınarak abc sırasıyla verilen bu şiirlerin sayısı daha da artırılabilir kuşkusuz.

        Kişilerin beğenileri birbirinden farklıdır. Kişiler kendilerince çok güzel gördükleri şiirlerini burada görmediklerinde bunu yanlış yorumlamamalıdırlar. Çünkü bu site bir seçki (antoloji) kitabı değildir. Her şiire yer verme olanağı yoktur. Bu konuda şairlerden beklenen hoşgörüdür. Bu arada içten öneri ve eleştirilere de açıktır bu sayfa. Bunu da belirtmekte yarar var.

        Ünlü şair Arif Nihat Asya’nın Yozgat’ı içten bir dille anlattığı aşağıdaki şiirini abc sıralamasının dışında tutarak başta vermekte bir sakınca olmasa gerek.

 

              YOZGAT

        Ey güler yüzlü şehir,

        Bildim adın Yozgat’mış.

        Bir pirin duasıyla,

        Hak, yozuna yoz katmış.

        Daha sonra kızının

        Mayasına naz katmış,

        Şükür birinciyi çok,

        İkinciyi az katmış,

        Kızıyla evlenenin

        Kışlarına yaz katmış.

               Arif Nihat Asya

 

                YOZGAT ÇAMLIĞI

        Çamlığın üstüne çekilmiş tülü,

        Bükülerek gider yolu çamlığın.

        Başına taç yapmış kırmızı gülü,

        Kucaklar yârini kolu çamlığın.

 

        Semasında uçar kara kartalı,

        Ses verir nadide çamların dalı,

        Göğsünde süslenmiş rengârenk halı,

        Yaradan da gizli balı çamlığın.

 

        Vatana kalkandır yiğidin döşü,

        Zirvesinde yatar bir ulu kişi,

        Ormanı korumak insanın işi,

        Tükenmez seveni dolu çamlığın.

 

        Bağrına yatıp da uzansam hele,

        Garip bülbül söyler derdini güle,

        Deli gönlüm yanar dönerse çöle,

        Yetimi’ye merhem seli çamlığın.

                                  Ahmet Yetim

 

                       YOZGAT

        Şu karşı yaylada inleyen rüzgâr,

        Yoksa söylenmemiş sözün mü Yozgat?

        Yaylana sözlenmiş en güzel bahar,

        Mor menekşe sümbül yüzün mü Yozgat?

 

        Çekerken resmini gecenin eli,

        İsminle şenlenir sevenin dili,

        Secdeye bükülen söğüdün beli,

        Allah Allah diyen özün mü Yozgat?

 

        Hasretin kırdığı sabır taşları,

        Gurbette dolaşan gurbet kuşları,

        Buluttan süzülen hasret yaşları,

        Mehtapta yıldızlar gözün mü Yozgat?

 

        Gürül gürül akan sevgi lülesi,

        Kadir kıymet bilen vefa lalesi,

        Hasretinden yanan gönül çilesi,

        Boynu bükük gezen kuzun mu Yozgat?

 

        Nasıl anlatayım güzel hâlini,

        Âşık ikrar eder görse yelini,

        İnletir durmadan dert bülbülünü,

        Türk’e türkü diyen sazın mı Yozgat?

 

        Hey Makberî düştün hasret seline,

        Benden selam olsun Oğuz iline,

        Kapılıp gelseydim seher yeline,

        Yollara perçemin nazın mı Yozgat?

                 Ahmet Akkoyun (Makberî)

 

               YOZGAT’A ÖZLEM

        Kırgızistan’dayım şu ata yurtta,

        Hasretlik olmasa kalmak isterdim.

        Bedenim gurbette, aklım Yozgat’ta,

        Şu anda Yozgat’ta olmak isterdim.

 

        Vatanımdan ayrı kaldım, öksüzüm,

        İçim hiç gülmüyor gülse de yüzüm,

        Dostlarım gözümde bir salkım üzüm,

        Hasretle onları sarmak isterdim.

 

        Nameler dizilir kalemi alsam,

        Oturup çamlıkta bir şiir yazsam,

        Testi kebabına diyeti bozsam,

        Ekmekle suyuna banmak isterdim.

 

        Gözümde tütüyor Lise Caddesi,

        Nedense oraya çeker herkesi,

        Herkesin kendince vardır hevesi,

        Bense çiçeklerden almak isterdim.

 

        Cehrilik’in laleleri soldu mu?

        Sağdan soldan arıcılar doldu mu?

        Ne ki kardaş şu insanlık öldü mü?

        Bir tek ballı dürüm almak isterdim.

 

        Seherin vaktinde ezanı duyup,

        Gamı ve kederi bir yana koyup,

        Büyük camide de imama uyup,

        Sabah namazını kılmak isterdim.

 

        Şehzade suyundan suyumu içip,

        Serin beden ile camiye geçip,

        Ellerimi yüce Mevla’ya açıp,

        Asıl beni bende bulmak isterdim.

 

        Her şeyi özledim dağı ve taşı,

        Yazları bırakın, boranı kışı,

        Aklımdan çıkmıyor hiç arabaşı,

        Kaşıkla suyuna dalmak isterdim.

 

        Bunlar değil elbet özlediklerim,

        Yolumu bekliyor tüm sevdiklerim,

        Ölenlere haktan rahmet dilerim,

        Varınca onları bulmak isterdim.

                                     Ali Karaca

 

                YOZGAT TÜRKÜLERİ

        “Almanya”dan Bazı Mektup” geliyor,

        “Halay Başı Kim Çeker”miş soruyor,

        “Kara Gözlüm” “Gül Yüzlüm”ü görüyor.

 

        Yürekten gönüle akan türküler,

        Sevgi kokan, hasret kokan türküler.

 

        “Sabahınan Esen Seher Yeli mi”?

        “Nalinlim”le, “Nazlı Yarim” deli mi?

        “Ekin Yeri” “Celaloğlan” yolu mu?

 

        Bozoklarda çiçek diken türküler,

        Sevgi kokan, hasret kokan türküler.

 

        “Bülbülün Kanadı Sarı” boyalı,

        “Gül Yârim”in yazmaları oyalı,

        “Kara Koyun” yaylalarda doyalı.

 

        Âşık yüreğini yakan türküler,

        Sevgi kokan, hasret kokan türküler.

 

       “Asker Kınasını Yaktım Elime”,

       “Bastımda Kırıldı İğde Dalı”na,

       “Bir Çift Turna” çıktı gurbet yoluna.

 

        Dalga dalga arşa çıkan türküler,

        Sevgi kokan, hasret kokan türküler.

 

        “Deriz Biz”, “Dikenin Üstünde Yürü”,

        “Feyli Turnam” gel de kalma sen geri,

        “Canımı Yoluna Koyduğum” biri.

 

        Gönüllere sevgi eken türküler,

        Sevgi kokan, hasret kokan türküler.

 

        “Ayağın Altına Yüzümü Sürsem”,

        “Bırak Gam Kederi” gönlüne girsem,

        “Geçti Ömrüm” şimdi beni bir görsen.

 

        Ateşime barut döken türküler,

        Sevgi kokan hasret kokan türküler.

 

        “İniledi Dağlar Koptu Kayalar”,

        “Gönül Kuşum Havalanma” sayarlar,

        “Burçak Tarlası”, ”Patlıcan Oyarlar”.

 

        Dağ düzleyip yolu büken türküler,

        Sevgi kokan, hasret kokan türküler.

 

        “Değirmenin Oluğu”ndan aşırmam,

        Ben “Ali’mi Çamda Buldum” düşürmem,

        “Elin Elimde Değil” mi şaşırmam.

 

        Peşimden su döküp bakan türküler,

        Sevgi kokan, hasret kokan türküler.

 

        “Çamlığın Başında Tüter Bir Tütün”,

        “Yozgat’ın Asması” halaya tutun,

        “Yüce Dağ Başında” beni unutun.

 

        Ciğerimi alıp söken türküler,

        Sevgi kokan, hasret kokan türküler.

 

        “Yozgat Mahlesi”nde “Ayna Taktın”mı?

        “Şu Boyda”yla, “Bedirik”e baktın mı?

        “Yıldız Akşam” Yeleni”ce aktın mı?

 

        Yol gözleyip ufka bakan türküler,

        Sevgi kokan, hasret kokan türküler.

                                    Bayram Yelen

 

                        YOZGAT

        Burda havalar sert, gönüller sıcak,

        Her sene sekiz ay yakarız ocak,

        Sevgi saygı bizden hep kucak, kucak,

        Size selam olsun Bozok elinden.

 

        Mart-nisan arası çözülür buzu,

        Madımak devşirir gelini kızı,

        Türküdür, mânidir sohbeti sözü,

        Size selam olsun gönül telinden.

 

        Türlü çiçek açar dağı ovası,

        Çamlık’tır bülbülün yurdu yuvası,

        Etrafı yemyeşil piknik havası,

        Size selam olsun kiraz gölünden.

 

        Cehrilik’te açar lalenin hası,

        Seyretsen silinir gönlünün pası,

        Çiğdem kır çiçeği, kekik dahası,

        Size selam olsun nergis gülünden.

 

        Sorgun, Sarıkaya yakın bize de,

        Kaplıcalar şifa olsun size de,

        Aynalı körükse şimdi müzede,

        Size selam olsun nazlı gelinden.

 

        Sürmeli dinlerken hayale daldım,

        Çamlık’ın başından dumanı aldım,

        Ziya’nın atını pazara saldım,

        Size selam olsun Nida dilinden.

 

        Ezan okur Bilal sabaha karşı,

        Muhammet aşkıyla inletir arşı,

        Gün dogmadan önce açılır çarşı,

        Size selam olsun seher yelinden.

 

        Hazanım yanınca gönül çırası,

        Sevgiyle sarılır yürek yarası,

        Köyüm Sorgun ile Yozgat arası,

        Size selam olsun kaba belinden.

               Erdoğan Bektaş (Hazanî)

 

                       YOZGAT GÜZELİ

        Güneş semah ederken kahverengi gözlerde,

        Kâinatta heyecan artar Yozgat güzeli.

        Yediveren gülleri filizlenen sözlerde,

        Gökkuşağının nabzı atar Yozgat güzeli.

 

        Bakışlarında sevda, yüzünde bitmeyen nur,

        Bu yüzden hayâllerim yüreğinde soyunur,

        Her seher saçlarının telinde rüzgâr yunur,

        Çamlığın gölgesinde yatar Yozgat güzeli.

 

        Yine de buse verir dirhem dirhem erirken,

        Ruhunda nokta nokta yalnızlık seğirirken,

        Umut denen dergâhta vuslatı eğirirken,

        Günleri birbirine çatar Yozgat güzeli.

 

        Sürülürken zamanın bir ucundan ucuna,

        Aklımın dikişleri döküldü avucuna,

        Yalnızca ben değilim bu sevdanın suçuna,

        Sen de ortaksın katar katar Yozgat güzeli.

 

        Hasretin, akşamların gözlerinde nem oldu,

        Cennete bir kıl kadar yakın cehennem oldu,

        Aşkın okyanusunda kırık bir teknem oldu,

        O da sen olmayınca batar Yozgat güzeli.

                                            Hüsnü Özdilek

 

                      YOZGAT

        Dünyaya geldiğim güzel ilimdir,

        Ekmeğim de benim, aşım da Yozgat.

        Kırk sekiz yıldır ağzımda dilimdir,

        Yaşadığım her bir yaşımda Yozgat.

 

        Severim o Aslı, ben ise Kerem,

        Sevgisiyle beni eyledi verem,

        Girip bahçesine gülleri derem,

        Taşıdığım taçtır başımda Yozgat.

 

        Nerde gezsem tozsam aklımda her an,

        Onsuz her bir günüm virandır viran,

        Şüphesiz gönlümde daima duran,

        Çalıştığım yerde yerde, işimde Yozgat.

 

        Âşkı ile yürek durmadan atar,

        Yürekte vallahi sürekli yatar,

        Ne kaybolur, ne boğulur, ne batar,

        Bağrıma bastığım taşımda Yozgat.

 

        İçimde ateşi yandıkça yanar,

        Beni gören dostlar divane sanar,

        Bu fakir daima hep onu anar,

        Gözlerimden akan yaşımda Yozgat.

 

        Kime anlatayım derdimi, kime?

        Anlatamam bunu ben bu nefsime,

        Sığmadı ki aşkı o dört mevsime,

        Baharım ve yazım, kışımda Yozgat.

 

        Ey Yozgat’ım senden uzakta bile

        Sanma ki yaşarım bir huzur ile,

        Adını doladım ben de bu dile,

        Gündüz hayal, gece düşümde Yozgat.

 

        Bizde bir laf vardır; derler ki, taman,

        İnsana gerekli elbette iman,

        Olup da mezara gittiğim zaman,

        Nihat der olacak, na’şımda Yozgat.

                                         Nihat Yurt

 

                YOZGAT DESTANI

        Başı boz dumanlı çamlığın başka,

        Yazın sıcak, kışın sert olur Yozgat.

        Koçak yiğitlerin düşünce aşka,

        Gönlünde sevdası mert olur Yozgat.

 

        Yollarımı bekler anayla bacı,

        Sen benim ilimsin, başımın tacı,

        Özlemini çekmek acıdır acı,

        Gurbette kalana dert olur Yozgat.

 

        Yaratanım ömür verir ölmezsem,

        Yazık bana kıymetini bilmezsem,

        Ocak geçer, şubat biter gelmezsem,

        Belki de dönüşüm mart olur Yozgat.

 

        İllerin içinde layıksın bana,

        Vatan için kıymet verilmez cana,

        Kaç şehidin geldi bayrakla sana,

        İhtiyarın bile kurt olur Yozgat.

 

        Askerinle dolu hududun ucu,

        Kimsede bırakmaz alırsın öcü,

        Sana yetmez inan hainin gücü,

        Düşmanlar karşında pert olur Yozgat.

 

        Ata memleketim böyle bilirim,

        Gurbet kelepçedir, kırar gelirim,

        Ecel gelir başa, bende ölürüm,

        Ozan yıldızıma yurt olur Yozgat.

                                     Ozan Yıldız

 

        ÜRELUĞÜN KOYE GETTİM GONŞULAR

        Üreluğün koye gettim gonşular,

        Esgi dat galmamış bizim Yozgat’ta.

        Ekin kotü, ağaç guru, yeşil yoh,

        Tavıh, cücük galmamış heç Yozgat’ta.

 

        Uruplağa, helgir, denesiz bomboş,

        Vesait geçmiyor, susalar bi hoş,

        Şemşamer, mercimek, ekin, dene yoh,

        Çalgı çabıt galmamış heç Yozgat’ta.

 

        Ehlahsız adamlar laf sabı olmuş,

        Gangal tikeniynen yazılar dolmuş,

        Pahla, gumpür, bostan, kelek tüm solmuş,

        Goşulacak at galmamış Yozgat’ta.

 

        Garacula, lalek, helutüneler ,

        Bahele gurbanım haggat nerdeler?

        Gonüm bütün esgi dadı irdeler,

        Daşlayacak it galmamış Yozgat’ta.

 

        Laylun bidon çokelikler guvermiş,

        Guccük böyüğ ıhtırıp da düvermiş,

        Bizim koyde bile gıtlık olurmuş,

        Hatır gonül galmamış heç Yozgat’ta

 

        Ohumuş yazmışı nerde bu ilin?

        Alayıcığnızda gelin bi görün,

        Burda emmin dayın, halan ve bibin,

        Bekler örenleri şindi Yozgat’ta.

 

        Derdiniz ne, hersin ne de gelmiyon?

        Vatanıyın değerini bilmiyon,

        Gonuyu gonşuyu niye sormuyon?

        Ellaham ki ud galmamış Yozgat’ta.

 

        Yozgatlıyım de de lafta galmasın,

        Cennet Sorgun başı eğik olmasın,

        Masimezliğ başkaları bilmesin,

        Örüm, koküm, udum, arım Yozgat’ta.

 

        Kakıç kahdım kosnüklerin tümüne,

        Soodüm iyce navrahsızın yüzüne,

        Gurban olun Yozgat’ımın tozuna,

        Esgilerden iz galmamış Yozgat’ta.

 

        Gurbanım diyen heç başka il var mı?

        Angare, Isdanbıl bizlere yar mi?

        Başka iller suframıza gel der mi?

        Paylaşacah aş galmamış Yozgat’ta.

 

        Gurbanım gomşular, bi şekil oldum,

        Esgi zibil şimdi sefil, tüm doldum,

        Birçoh memlekette misafir galdım,

        Yoh gonşular, iş galmamış Yozgat’ta.

                                                Rıfat Çakır

 

 

              YOZGAT’A SELAM

        Yiğitlerin harman olduğu diyar,

        Bozok Yaylası’ndan selam getirdim.

        Kalbindeki sevda, yirmi dört ayar,

        Aşkın alâsından selam getirdim.

 

        Yozgat’ın her karış toprak taşından,

        Muslubelen geçit vermez başından,

        Testi kebabından, arabaşından,

        Keklik çorbasından, selam getirdim.

 

        Yoğut mayasından, sarı yağından,

        Beş Çam’ın gizemli otağından,

        Sürmeli Çoban’ın sevdalarından,

        Sevda yuvasından selam getirdim.

 

        Büyük Camisi’nden, Çapanoğlu’ndan,

        Eğrice’de yağan kardan, doludan,

        Ağustos ayında, buhar soludan,

        Serin havasından selam getirdim.

 

        Nohutlu Baba’nın, Kırk Kızlar’ından,

        Gelin Kayası’nın ,ahuzarından,

        Yürek göyündüren masallarından,

        Kara sevdasından selam getirdim.

 

        Bozoklardan gelen dostluk elinden,

        Sürmeliye esen seher yelinden,

        Nida Tüfekçi’nin nağmelerinden,

        Kültür dehasından selam getirdim.

 

        Ahmet Efendi’den dergâh ehlinden,

        İman deryasından, ilim nehrinden,

        Büyük şehit veren küçük şehrinden,

        Şehit salasından selam getirdim.

 

        Baki selam olsun bizden sizlere,

        Tebessüm nakşolsun benizlere,

        Gülbahçe’nin sözü damlada zerre,

        Gönül deryasından selam getirdim.

                                Salim Gülbahçe

 

                        BAK HELE

Bir selam vermeden geçme dostuna, 
Yabancı değilsin, bizim eldensin.
Bak bütün hâlinle bana benziyon,
Sen yiğidin harman olduğu yerdensin.

 

Kime küstün çıka geldin buraya?
Hele bir soluktan otur şuraya,
Gurbet böyle çeker seni soruya,
Söyle çiçeklerden hangi güldensin?

Telaşlısın nerden, gelip gidiyon?
Paran var mı, nerden bulup ne yiyon?
Kaderine kızıp acep ne diyon?
Yerköy’den mi, Sorgun’dan mı, nerdensin?

 

Gurbete çıkalı kaç sene oldu?
Aha bak ağlıyon gözlerin doldu,
Sıladan ayrıldın, olacağı buydu,
Köyünden mi, ilçeden mi, nerdensin?

Yavan ekmek yeme, sana uyar mı?
Sızlanmanı acep anan duyar mı?
Elin vatanında karnın doyar mı?
Hadi söyle, hangi köyden, nerdensin?

 

Yüksek toplularda al-yeşil perde,
Yok yere uğradım çaresiz derde,
Canım feda olsun mert oğlu merde,
Sen yiğidin harman olduğu yerdensin.

Ben ise tarlayı satımda geldim,
Anama babama sanki bir eldim,
Gurbette çalıştım borcumu verdim,
Deyiver gari, kazadan mı, nerdensin?

 

Özlemişim böyle sohbet etmeye,
Pek de sevmem davetsiz yere gitmeye,
Garipsedim dağda davar gütmeye,
Ula tanıdım, sen de bizim köydensin!

Kalktı m’ola dağlardaki karımız?
Çıktı m’ola kovandaki arımız?
Doyurdu mu bu seneki kârımız?
Hadi söyle Çandır’dan mı, nerdensin?

 

Gurbette her şey özlem oluyor,
Hemşeriyi sora sora buluyor,
Keder, hüzün göz maziye dalıyor,
Olsun gardaş tahmin ettiğimiz yerdensin.

Mahsuscuktan kaba saba yazıyom,
Of-puf çekip kaderime kızıyom,
Düşündükçe insanlıktan beziyom,
Karamağra, Esenli’mi, nerdensin?

 

Oğunerek gezmek insanlık daal,
Sen fazla yelikme ecicik aal,
Gördün mü gobeli herkeşden faal,
Candırdan mı, Eymirden mi, nerdensin?

 

Sen öyle gördün de öyle istiyon,
Ona buna kızıp bazen,”Kes!” diyon,
Bugün yorulmuşsun, fazla esniyon,
Kadışehri, Bahadın mı, nerdensin?

 

Mevzular mevzular, yine mevzular,
Sıladaki yârim beni arzular,
Hâlimize koymuyor ki dürzüler,
Şefaatli mi, Fakılı mı, nerdensin?

                         Süleyman Sökmen

                  YOZGAT

        Adın anılıyor yedi düvelde,

        Nice yiğitlere harmansın Yozgat.

        Duyurdun şanını merde, namerde,

        Çanakkale’deki fermansın Yozgat.

 

        Bu vatan uğruna şehitlerin var,

        Dünyalar biliyor şahitlerin var,

        Daha nice baba yiğitlerin var,

        Eşi bulunmayan bir yansın Yozgat.

 

        Çamlığın başında yanar, tüterim,

        Allah bilir, ben mecnundan beterim,

        Bazen Ziya olur, hasta yatarım,

        Sürmelim derdime dermansın Yozgat.

 

        Nida’nın sazında bükülür başım,

        Hastane önünde dökülür yaşım,

        Ahbaplarım gelir, çekilir kışım,

        Anadolu’m, gönül alansın Yozgat.

 

        Yaban ellerinde başım hoş değil,

        Yaslansam yastığa düşüm hoş değil,

        Bülbülüm kafeste, işim hoş değil,

        Hayali karşımda duransın Yozgat.

 

        İstersen susayım, dağlar konuşsun,

        Nasırlı ellerde bağlar konuşsun,

        Kıyamete kadar çağlar konuşsun,

        İsmin dilden dile dolansın Yozgat.

 

        Şerafet’im dostlar gurbet gezerim,

        Ölürsem sılama kazın mezarım,

        Yine dertli söyler dertli yazarım,

        Toprağın tenime sıvansın Yozgat.

                             Şerafettin Hansu

 

                   YOZGATLILAR

        Bunca yıl sefillik yetmez mi artık?

        Gelin de buraya, birlik olalım.

        Okuyup öğrendik, cehli bıraktık,

        Gelin de buraya, birlik olalım.

 

        Yürekleri cesur çok insanı var,

        Coşar gönülleri çağlayan pınar,

        Ayrılık bir yılan herkesi boğar,

        Gelin de buraya, birlik olalım.

 

        Yoksulluk herkesin bağrını deler.

        Ağlamasın artık bütün anneler,

        Sarıkaya’m gibi güzel ilçeler,

        Gelin de buraya, birlik olalım.

 

        Cehalet düşmandır, tabuyu yıktık,

        Neme lazımcılık derdinden bıktık,

        Şimdi her yerlere okullar yaptık,

        Gelin de buraya, birlik olalım.

 

        Birlik bayrağını yurda dikerek,

        Harman yerlerinde halay çekerek,

        Boğazlıyan, Yerköy, hele Çekerek,

        Gelin de buraya, birlik olalım.

 

        Çayıralan yaslı bir yüce dağa,

        Kadışehirliler kalksın atağa,

        Çalışanlar asla düşmez batağa,

        Gelin de buraya, birlik olalım.

 

        Şefaatlililer özel mi özel,

        Bağları, bostanı bir başka güzel,

        Kem gözler kör olsun, dökmesin gazel,

        Gelin de buraya, birlik olalım.

 

        Çandır′ın çok meşhur gilaborusu,

        Hep azimli olmak işin doğrusu,

        Çok çalışmak lazım, laftır gerisi,

        Gelin de buraya, birlik olalım.

 

        Akdağ’ın başında hülyalar tütsün,

        Gençlerim bağrında seyrini tutsun,

        Sorgun’da fabrika bacası tütsün,

        Gelin de buraya, birlik olalım.

 

        Şifalı soğanı Kazankaya’nın,

        Yedikçe çoğalır damarda kanın,

        Fabrikayla dolsun Yozgat her yanın,

        Gelin de buraya, birlik olalım.

 

        Değmez mi Yozgat’a gönül vermeye,

        Sürmeli gözlere sürme sürmeye,

        Aydıncık, Saraykent değer görmeye,

        Gelin de buraya, birlik olalım.

 

        Sabahınan esen seher yelleri,

        Nida’nın bağrına sersin gülleri,

        Mevla’m kavuştursun hep sevenleri,

        Gelin de buraya, birlik olalım.

 

        Yenifakılı′dan geçer trenler,

        Hep birlikte görsün bizi görenler,

        Başka ne diyeyim size erenler,

        Gelin de buraya, birlik olalım.

 

        Bozok Yaylası’nın bitsin kederi,

        Hep yoksul kalmak mı onun kaderi?

        Bilmem, bir olmanın nedir ederi?

        Gelin de buraya, birlik olalım.

 

        Ümit’im yaralar geçer zamanla,

        Heba oldu yıllar tozla dumanla,

        Ülke kalkınamaz sapla samanla,

        Gelin de buraya, birlik olalım.

                     Ümit Zeki Soyuduru

 

        BİR UZUN HAVADIR YOZGAT

        Durup durup Yozgat seni anarım,

        Kartal olup Beş Çamlar’a konarım,

        Anam ağlar, ben anama yanarım.

 

        Çektiklerim yetmedi mi oğul, der;

        Bu hasretlik bitmedi mi oğul, der.

 

        Ziya’mın atını sürdüm bir zaman,

        Cehrilik’te lâle derdim bir zaman,

        Anamı rüyamda gördüm bir zaman.

 

        Allı turnam ötmedi mi oğul, der;

        Bu hasretlik bitmedi mi oğul, der.

 

        Çamlık’ın başında bir duman oldum,

        Her dem çocuk kalan bir zaman oldum,

        Anamın gözünde çağlayan oldum.

 

        Nağmelerim gitmedi mi oğul, der;

        Bu hasretlik bitmedi mi oğul, der.

 

        Sülün minarede ezan sesiyim,

        Konakların nakış nakış süsüyüm,

        Gurbet elde ben anamın yasıyım.

 

 

        Orda güneş batmadı mı oğul, der;

        Bu hasretlik bitmedi mi oğul, der.

 

        Ağustos’ta balta kesmez buz oldum,

        Ağ gelinde sürmelenmiş göz oldum,

        Anamın dilinde acı söz oldum.

 

        Ecel bizi tutmadı mı oğul, der;

        Bu hasretlik bitmedi mi oğul, der.

                                    Yusuf Dursun

 

                   SÜRMELİ

        Ay ışığı Beş Çamları öpünce,

        Süzülüp yamaçtan iner Sürmeli.

        Sevda cephesinde savaş kopunca,

        Ziya’nın atına biner Sürmeli.

 

        Yol verirse âşıkların birisi,

        Ağıttır, türküdür gelir gerisi,

        Sürer küheylanı gece yarısı,

        Rüzgârın üstüne sürer Sürmeli.

 

        Efendi Baba’dan desturun alır,

        Nazî’nin Hüznî’nin yanında kalır,

        Küheylan sevgidir, burnundan solur,

        Dualar altına siner Sürmeli.

 

        Dolanmadan daha Eskipazar’ı,

        Çatak’tan Nailî eder nazarı,

        Gül uzatır Bağdadî’nin mezarı,

        Durulur, hırsını yener Sürmeli.

 

        Tuzkaya’dan Keltepe’ye uzanır,

        Çiçeğe, çiğdeme, güle bezenir,

        Nohutlu’da biraz vakit kazanır,

        Geçmişi gururla anar Sürmeli.

 

        Kirazlı dereden suyunu içer,

        Çeşka’nın başına değmeden geçer,

        Kerkenez, Alişar, Şebek’e göçer,

        Cavlak’tan can suyu sunar Sürmeli.

 

        Konuk olur Deremum’la Mahal’da,

        Sual eder allı turnam ne hâlda?

        Erenler yoldaştır bırakmaz yolda,

        Pirler dolusuna kanar Sürmeli.

 

        Toplanınca yiğitlerin harmanı,

        Bozokları sarar sevgi ormanı,

        Kemal Paşa’m böyle vermiş fermanı,

        Yurt için tutuşup yanar Sürmeli.

 

        Şehitler nöbette bekler yolunu,

        Mevlam darda koymaz Özcan kulunu,

        Rahmetle yad eder Çapanoğlu’nu,

        Beş vakit çağlayan pınar Sürmeli.

                                     Yusuf Özcan

 

1384327_278757455633266_2835957904938387927_n

Öykülü Türküler

        Ülkemizin hemen her yöresinde olduğu gibi Yozgat türkülerinden bazılarının da ilginç öyküleri vardır. Bu türküleri ve öykülerini bu sayfada bulabilirsiniz. Öykülü türkülerden videosu olanlar da burada sunulmuştur.

        Yozgat türküleri içerisinde “Yozgat Sürmelisi” olarak da bilinen “Dersini Almış da Ediyor Ezber” kuşkusuz en tanınmış olanıdır. O nedenle ilk olarak bu türküyü, öyküsünü ve videosunu sunmak mantıklı olacaktır..

 

        DERSİNİ ALMIŞ DA EDİYOR EZBER

Dersini almış da ediyor ezber,
Sürmeli gözlerin sürmeyi neyler,
Aman aman ben yarelendim aman!

Bu dert beni iflah etmez del’eyler,
Benim dert çekmeye dermanım mı var?
Aman aman sürmelim aman!

 

Kaşın çeğmelenmiş kirpik üstüne,
Havada bulutun ağdığı gibi,
Aman aman ben yarelendim aman!

Çiy düşmüş de gül sineler ıslanmış,

Yağmurun güllere yağdığı gibi.
Aman aman sürmelim aman!

 

Yozgat’ı sel almış, Soğluk’u duman,
Sıtkınan severim billahi inan,
Aman aman ben yarelendim aman!

Ölünce mezara girdiğim zaman,
Ben susayım, kemiklerim söylesin.
Aman aman sürmelim aman!

 

        Öyküsü

        Bozok yaylasında Sürmeli Bey adında bir Türkmen yörüğü sürü otlatırdı. Halk tarafından sevilen bu yanık sesli halk ozanı elinde kavalı, sırtında sazı, Yozgat’tan Akdağmadeni’ne uzanan ormanların içinde sürüsünün içinde dolaşırdı. Bazen bir çamın dibine yaslanıp sazının tellerini konuşturur, bazen bir derenin kenarında kavalını çalar, âşık olduğu gönlünün sevgilisini düşünürdü .O sevgili ki güzelliği Bozok Yaylası’na yayılmış; ahu gözlü, sürmeli kaşlı, ay yüzlü bir dilberdi. Babası bir Türkmen beyi idi ve çok sert bir adamdı.

        Sürmeli Bey, ailesini salarak babasından sevdiğini istetir.  Ancak mağrur adam, kızını bir çobana vermeye yanaşmaz. Araya beyler, ağalar girer; ama boşuna. Bir türlü gönlü olmaz kızın babasının ve iki sevgili birleşemezler.

        Üzüntüsünden sürüsünü bırakan Sürmeli Bey, alır sazını eline Beşçamlar mevkiinde kendine bir dergâh kurar. Aşkını, yanık türküleriyle dağlara ağaçlara anlatır. Küser otağına, obasına. Akdağlar’a kadar uzanan çamların arkasında onu bir daha gören olmaz. Dertli kavalına üflediği, işli sazına söylettiği nameler kalır geriye. O gün bu gündür dillerde yankılanır Sürmeli Bey’in türküleri.

 

        Türkünün öyküsünün sesli anlatımı

         

        AĞ GELİN DE İNDİ M’OLA YAYLADAN (*)

Ağ gelin de indi m’ola yayladan?

Kaşın değil, gözün beni ağladan,

Bu güzellik sana kadir Mevla’dan,

Alırım ahdımı, koymam kız sende.

 

Ağ Gelin oturmuş, daşın üstüne,

Daramış zülfünü kaşın üstüne,

Bir selamın gelmiş, başım üstüne,

Alırım (ölürüm) ahdımı, koymam kız sende.

 

Yüce dağ başında yayılır yılan,
Göç etmiş aylesi, evleri viran,
Var mı bu dünyada dengini bulan_
Alırım ahdımı, koymam kız sende

 

        1. Ağ Gelin’in bağlı olduğu Türkmen obası Erciyes’e yaylaya çıkar. Ağ Gelin’in eşi gurbete çalışmaya gitmiş. Obada bir eşkıya korkusu var. Bir gece Ağ Gelin eşkıya korkusundan, iki yavrusunun elinden tutup Erciyes’in yücesine doğru kaçar. Eşkıya peşindedir. Bir yere gelir. Önü uçurum, ardında eşkıya. Çaresizdir.”Allah’ım! Beni ya taş et, ya kuş…” der. Taş olur. Gurbetten gelen eşi olanları öğrenir. “Ağ Gelin de indi m’ola yayladan” diye başlar ağıda.        Türkünün birkaç öyküsü var. Sırasıyla sunalım:

        2. Ağ Gelin, Yozgat yöresinde güzelliği dillere destan bir genç kızdır. Başka köyden bir delikanlıyla nişanlanır. Kendi köyünden Ağ Gelin’e göz koyan biri vardır. Bu kişi ve adamları, düğün günü gelin alayını Nohutlu Tepesinin ardında Cehrilik’te sıkıştırırlar. Ağ Gelin’le damat el açıp Allah’a yakarırlar:

        “Ya Rab! Bizi ya taş ya kuş et!” Gelin taş olur, damat da bir ak güvercin. Düğün alayındakiler de taş kesilirler. Bu olaydan sonra yörenin adı Gelin Kayası (Gelin Taşı) olur. Her yıl mayıs ayında ak güvercinler gelir Gelin Kayası’na. Yozgatlı avcılar bu güvercinleri kutsal bilip avlamazlar

        3. Ağ Gelin Sarıkaya’nın Hisarbey köyünden olup aynı köyden İdris adlı bir gençle evlenir. Ağ Gelin güzel bir kadındır. Ancak çocuğu olmamaktadır. İdris ile mutlu olamaz ve 1920’li yıllarda ondan ayrılır. Kardeşleri, Ağ Gelin’i Çayıralan’ın Aldemir köyünden Muhsin Ağa’ya verirler. Ağ Gelin’in Muhsin Ağa’dan da çocuğu olmaz.

        Birkaç yıl sonra Muhsin Ağa ölür. Ağ Gelin yine dul kalır. Kısa bir süre Aldemir’de bekler. Sonra Yerköy’e gelin gider. Gelin gittikten sonra durumuna çok üzülen komşusu Kel Keziban, “Ağ Gelin de İndi m’ola Yayladan” türküsünü yakar.

 

        (*) Yaptığım araştırmalarda “Ağ Gelin de İndi m’ola Yayladan” türküsünün çok farklı biçimlerde söylendiğine tanık oldum. TRT arşivlerinde de türküyle ilgili bir bilgi bulamadım. 11’li hece ölçüsüne sahip bu türkünün sözlerinde hece sayısı uyumsuzluklarına da rastladım. Bu da gösteriyor ki türkü dilden dile dolaşır ve söylenirken birtakım eklemeler yapılmış.Kimi bilinçsizce yapılan bu eklemeler türkünün dokusunu bozmuş. İnternetteki ilgili sitelerde, türkünün İbrahim Efendi kaynak gösterilerek verilen biçimi yaygın. Onda da kimi yerde 4. dize sonları “… kız sende”, kimi zaman da …”Ağ Gelin” diye bitiyor. Sözün kısası, türkünün özgün biçiminin hangisi olduğu belli değil. Ben yukarıda türkünün Celal Günel tarafından İbrahim Efendi kaynak gösterilerek derlenen biçimini verdim.

 

        Kaynak: Yozgat Türküleri 1, Habib Coşkunsoy, Erdem İlkaz, Savaş Akbıyık, Kültür Ajans, Ankara, 2012.

 

 

         AYNALI KÖRÜK

Oğlanın adı Ömer,
Belimi sıktı kemer,
Benim ince belime,
Yakışır gümüş kemer.

 

Aynalı körük olmazsa,
Ben gelin gitmem.
Ud-kemani çalmazsa,
Aynalı körüğe de binmem.

 

Gel dağları aşalım,
Hilalde buluşalım,
Girelim biz kol kola,
Çamlıkta dolaşalım.

 

Aynalı körük olmazsa,
Ben gelin gitmem.
Ud-kemani çalmazsa,
Aynalı körüğe de binmem.

 

         Öyküsü

        Sultan ile Ömer’in nişanı yapılır. Fakat herkese hava atmayı seven Sultan, düğün için öyle şartlar koşar ki Ömer bunların altından kalkabilmek için türlü planlar yapmak zorunda kalır. Sultan, arkadaşı Felihan’a nispet yapmak için nişanlısı Ömer’den olmayacak şeyler istemeye başlar. Ömer yoksul olduğundan Sultan’ın isteklerini yerine getiremez ve durumu dedesine açar. Ömer ve dedesi, Sultan’a istekleri konusunda yalan söylemeye karar verirler. Sultana isteklerini yerine getireceklerini söylerler ve düğün günü gelir çatar. Fakat düğün günü Sultan, isteklerinin yerine gelmediğini görünce kıyameti koparır ve düğün alayı dağılır.

 

        Türkünün öyküsünün oyunlaştırılmış biçimi

 

 

        BURÇAK TARLASI

Sabahınan kalktım, sütü pişirdim,

Sütün kaymağını yâr yâr yere taşırdım,

Kaynanamdan korktum, aklım şaşırdım.

 

Aman da kızlar ne zor imiş burçak yolması,

Burçak tarlasında yâr yâr gelin olması.

Eğdirme fesini yavrum, kalkar giderim,

Evini başına yandım yıkar da giderim.

 

Sabahınan kalktım ezan da sesi var,

Ezan sesi değil de yâr yâr, burçak yası var,

Sorun şu deyusa yâr yâr , kaç tarlası var?

 

Aman da kızlar ne zor imiş burçak yolması,

Burçak tarlasında yâr yâr gelin olması.

Eğdirme fesini yavrum, kalkar giderim,

Evini başına yandım yıkar da giderim.

 

Elimi salladım, değdi dikene,

İlahi kaynana ömrün tükene,

İntizar ederim burçak ekene.

 

Aman da kızlar ne zor imiş burçak yolması,

Burçak tarlasında yâr yâr gelin olması.

Eğdirme fesini yavrum, kalkar giderim,

Evini başına yandım yıkar da giderim.

 

Elimin kınasın ezdirmediler,

Gözümün sürmesin süzdürmediler,

Burçak tarlasında gezdirmediler.

 

Aman da kızlar ne zor imiş burçak yolması,

Burçak tarlasında yâr yâr gelin olması.

Eğdirme fesini yavrum, kalkar giderim,

Evini başına yandım yıkar da giderim.

 

        Öyküsü

        Yozgat’ın köylerinden birinden bir genç askere çağrılır ve İstanbul’a sevk edilir. Yozgatlı genç, yakışıklı bir Anadolu çocuğudur. İstanbul’da hafta iznini geçirdiği sıralarda genç bir kızla karşılaşır . Niksarlı olan bu kızın kendisine ilgi duyduğunu fark eder ve onunla tanışır.

        Gel zaman, git zaman genç, kızın hem kendisini sevdiğini hem de ailesinin zengin olduğunu anlar. Konuşmalar ilerledikçe kendisinin de zengin olduğunu, çiftliklerinin, sürülerinin, arazilerinin olduğunu alçak gönüllü bir biçimde dile getirir. Kız da zengin bir kocaya varmak istediği ve kent yaşamında yetiştiğinden “çiftlik yaşamı ona bir peri masalı” gibi gelir ve  bu yalanlara çabucak kanar.

        Bir zaman sonra iki gönül birleşir. Kız babasını, oğlan da kentli gelin istemeyen anasını razı eder. Sonunda İstanbul’da düğün yapılır. Düğünden sonra kız, delikanlıyla Yozgat’a doğru yola çıkar. Delikanlı yol boyunca kıza, “Şu kadar tarlam var. Elini sıcak sudan soğuk suya sokmayacaksın.” gibisinden yalanlarını sürdürür. Kız zengin ümitler ve yaldızlı hayaller içindedir. Uzun bir yolculuktan sonra Yozgat’a, oradan da köye varırlar. Ancak zengin kız; duvarı tezekli, iki gözlü, toprak bir evin karanlık odasına gelince gerçeğin sert ve acımasız yüzüyle karşılaşır. Ama gönül vermiştir delikanlıya ve onu sevmiştir. Evliliğine karşı çıkan babasına karşı çıkmış ve oğlanla evlenmiştir. Geri dönmek olmaz.

        Nihayet ertesi gün olur. Genç kız uyurken kaynanası gelir ve onu uyandırır. Kız şaşkındır. Daha hava aydınlanmamışken kaynanasının kendisini uyandırıp, “Hadi tarlaya!..” demesi ona garip gelmiştir. Şaşkınlığını attıktan sonra diğer bir acı gerçeği anlar. Köylerde evin tüm bireyleri çalışmaktadır. Kadınlar tarlada ot biçmeye, erkekler çift sürmeye, çocuklar da davar gütmeye gitmektedirler. Çaresiz kaderine boyun eğer ve burçak tarlasına gitmeye başlar. Artık önünde yeni bir yaşam vardır genç gelinin… Bu yaşamı sözlere döker. Sonra bu sözler türkü olup dilden dile dolaşır, halk oyunlarına konu olur.

 

 

        CELALOĞLAN (AŞAĞIDAN GUŞ GELİYO) *

Aşağıdan guş geliyor,
Sesi bana hoş geliyor.
Celal’i götüren motor,
Geri dönmüş, boş geliyor.

 

Celal oy oy, eşim oy oy,
Kesillecce başım oy oy!


Evimizin önü yonca yonca,
Gahmış dam boyunca.
Bu yoncayı kim biçecek?
Celaloğlan olmayınca.

 

Celal oy oy, eşim oy oy,
Kesillecce
başım oy oy!

 

        Öyküsü

        (Celaloğlanın hangi köyden olduğu bilinmemektedir.) Celal asker dönüşü aynı köyden Elif adlı bir kızla nişanlanır. Kızın babası başlık parasını çok ister. Celaloğlan üç yıl gurbete gider. Başlık parasını tamamlayıp köyüne döner ve düğün bayrağını kaldırır. Ancak Elif’te başkalarının da gözü vardır. Fakat Elif, Celaloğlanı sevmektedir. Elifin çeyizi yazılırken Celaloğlan düşmanları tarafından vurularak öldürülür. Alı yeşili ortada kalan Elif, elinde kınası ve başında duvağısıyla başlar Celaloğlan türküsünü söylemeye.

        Elif, Celaloğlanın sevgisine hürmeten ömrünün sonuna kadar bir daha evlenmez.

 

        * Araştırmalarımda “Celaloğlan” adını taşıyan  birkaç türkü buldum. Ancak Yozgat yöresine ilişkin olan “Celaloğlan (Aşağıdan Guş Geliyo)” türküsünün ezgili söylenişine rastlayamadım.

 

 

        ÇAMLIĞIN BAŞINDA TÜTER BİR TÜTÜN

        (ZİYA TÜRKÜSÜ)

Çamlığın başında tüter bir tütün,
Acı çekmeyenin yüreği bütün,
Ziyamın atını pazara tutun,
Gelen geçen Ziyam ölmüş desinler.

 

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr,
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.

 

Benim yârim yaylalarda oturur,
Ellerini soğuk suya batırır,
Çok muhabbet tez ayrılık getirir.

 

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr.
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.

 

Uzun olur gemilerin direği,
Yanık olur anaların yüreği,
Ne sen gelin oldun ne ben güveyi.

 

At üstünde kuşlar gibi dönen yâr.
Kendi gidip ahbapları kalan yâr.

 

        Öyküsü

        Ziya yakışıklı bir delikanlıdır. Yozgat’ın Karacalar Köyü’ndendir. Aynı köyden Fikriye adlı kızı sever ve onula nişanlanır. Fikriye’nin babası Karacalar Köyü  imamı Ali Hocadır. Ali Hoca Kızıltepe Köyü’ne imam olur. Ziya sık sık nişanlısını görmeye at sırtında gider. İki taraf da birbirini oldukça sevmektedir. Ziya, bir gün ekin sularken üşütür ve karın ağrısı şikâyetiyle doktora  gider; ama derdine çare bulamaz, bir hafta içinde ölür.

        Bir başka söylentiye göre; Ziya Bey yakışıklı, at düşkünü, çok iyi atan binen, iyi cirit oynayan bir yiğittir.  İki köy arasında oynanan ciritte attan düşüp ölür. Fikriye, nişanlısının ani ölümü karşısında duyduğu acıyı ve kederi şiire döker, böylece Ziya Türküsü ortaya çıkar.  Ağıtın tamamı 30 kıtadır.

        Ziya türküsü, Yozgat’ta çok sevilen ve söylenen bir türküdür.

 

 

        HASTANE ÖNÜNDE İNCİR AĞACI

Hastane önünde incir ağacı (anem ağacı),
Doktor bulamadı bana ilacı (anem ilacı),
Baştabip geliyor zehirden acı (anem vay acı).

 

Garip kaldım yüreğime dert oldu (anem dert oldu),
Ellerin vatanı bana yurt oldu (anem yurt oldu).

 

Mezarımı kazın bayıra düze (anem vay düze,)
Yönünü çevirin sıladan yüze (anem vay yüze),
Benden selam söylen sevdiğimize (sevdiğimize).

 

Başını koysun karalar bağlasın (anem bağlasın),
Gurbet elde kaldım diye ağlasın (anem ağlasın).

 

        Öyküsü

        Komşu kızı ile beşik kertmesi olan bir genç  askerde vereme yakalanır.  Hava değişimi olarak Yozgat Akdağmadeni’ne gelir. Sözlüsünün ailesi gence kızlarını göstermek istemez. Genç, tedavi için İstanbul’da hastaneye yatar. Pencereden gördüğü incir ağacından aldığı esinle aşağıdaki türküyü söyler. Yakalandığı amansız hastalıktan kurtarılamayarak hastanede ölür.

 

        Türkünün öyküsünün sesli anlatımı

Türkünün öyküsünün oyunlaştırılmış biçimi

 

        KARACABEY TÜRKÜSÜ

Nasip olup Kaynatan’dan aşmadım.

Ak konağa martinimi asmadım,

Ben mevladan umudumu kesmedim,

Eli kelepçeli durur Karaca.

 

Ankara’dan çıktım sabah çağında,

Candarmalar durur iki yanımda,

Arzumanım kaldı Lök’ün dağında,

Eli kelepçeli durur Karaca.

 

Bana tuzak kurdu Saraylı Fayık,

Fayık Kadı’nın fetvası bana mı layık ?

Ahbaplarım durmuş bakıyor bayık,

Eli kelepçeli durur Karaca.

 

Ufak yaşım ben dünyama doymadım,

Kuşağıma yetim malı koymadım,

Katil İlyas gibi posta soymadım,

Eli kelepçeli durur Karaca.

                                     Hasan Karaca

 

        Öyküsü

        Karacabey Türküsü’nün öyküsü için iki açıklama vardır. Bunlar aşağıda verilmiştir:

 

        Baki Yaşa Altınok’un anlatımı:* 

        Birinci Yozgat ayaklanmasından bir süre sonra yeni bir ayaklanma gerçekleşmiştir. Ayaklanmacılara karşı Ankara Hükûmeti’nin yanında yer alan Kırşehir’e bağlı Çiçekdağı (Mecidiye) ilçesi ileri gelenlerinin ve halkı, ayaklanmanın bastırılmasında büyük yararlıklar göstermiştir. Bunlardan birisi de Yozgat’ın Lök köyünden asıl adı Hasan olan Karaca’dır. Karaoğlan da denilen Karaca, Millî Mücadele’ye katılmış, Yozgat ayaklanmasının bastırılmasında hükûmet kuvvetlerine önemli katkılarda bulunmuştur. Karaca, bir müddet sonra eşkıyalığa başlamış, Çiçekdağı yöresinde haraç almıştır. Kendisinin yeğeni olan saray beylerinden Faik Bey’in af vaadiyle yakalanıp götürülmüş, Kayseri’de idam edilmiştir.

        Kaynak: Cemal Bardakçı, Anadolu İsyanları, Berikan, Ankara 2001, s. 126,127; Bayram Sakallı, Ankara ve Çevresinde Milli Faaliyetler, Kültür Bak. Ank. 1998, s. 30; Gn. Kenan Esengin, Millî Mücadele’de Ayaklanmalar, Kamer Yay. İst. 1998, s. 173; Avşar Cihan, Kırşehir ve İlçeleri, s.40; Kırşehir Destanları, 17. Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu, Orta Anadolu Ağızlarından Derlemeler, Atatürk K. D. ve T. Y. K. Türk Dil K. Yay. Ank. 1995, s. 175; Öyküleriyle Kırşehir Türküleri, Destanları, Ağıtları – Baki Yaşa Altınok, Oba Yayıncılık, Mayıs – 2003, Ankara, s.265-266-267.

       Baki Yaşa Altınok’un anlatımı kısaltılarak olayın özü aktarılmıştır.

 

        Sayın M. Kemal Karabacak’ın anlatımı:

        Karacabey (Abdullah Şevket) ve Karabacak sülalesi, Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa soyundan gelmektedir. Damat İbrahim Paşa’nın iki nesil sonrası torunlarından Çuhadar Süleyman Ağa’nın Yozgat merkeze gelmesiyle ve Çapanoğlu ailesinden izin alarak yerleşmesiyle aile Yozgat’ı mekân seçmiştir. Daha sonra Süleyman Ağa ile Çapanoğulları arasında çıkan bir sürtüşmeden dolayı aile Yozgat’ın güneyine, Lök köyü denilen yere yerleşmiş olup kökenleri hâlâ buradadır.

        Karacabey 1311 (1894) doğumludur, tahminen 1921 yılında idam edilmiştir. Bu olay muhtelif anlatılsa da en doğrusu savaş yıllarında cephenin terk edilmesi olayına dayanır. Kendisi Mustafa Kemal’in ordusunda subaydır. Birçok kahramanlığı vardır. Ama bir gün özel (gizli) bir görevdeyken (Yozgat ve civarında bir görev) maiyetinin firar etmesi nedeniyle kendisi suçlanmıştır. Ordudan ayrılarak bir müddet Yozgat ve civarında saklanmıştır. Akrabası Yozgat Sarayköylü Faik Bey’in (Erbaş) telkinleriyle (veya ihbarıyla) teslim olmuş, ancak askeri mahkemede yargılanarak idama mahkum olmuş, daha sonra suçsuzluğu anlaşılarak affa uğrasa da af tezkeresinin geç gelmesiyle maalesef idam edilmiştir.

 

        KARA KOYUN

        Kara koyun da kara koyun. Kanlı canlı, atik. Ama kindar. Çobana kin tutmuş bir kez. Derler ki, kara koyun gözünü çobanın kucağında açmış, kuzuluğu çobanın kollarında geçmiş. Onun sevgisiyle şımarmış, onun azarlarıyla üzülmüş. Günlerden bir gün de,çobanı ağasının kızı Gülhanım ile öpüşürken görmüş. Kinlenmiş. Kin o kin. Sürüp gelmiş. Gelmiş de çobanın ölüm kalım gününe dayanmış
Olay çok eski. Yozgat’lılar, “Bizde geçti.”; Çukurovalılar, “Bizde geçti” der. Nevşehir’in Akpınarlıları da kendi yörelerinde geçtiğini söyler olayın. Önemli mi? Önemli olan olayın halkın diline dolanıp ilden ile, dilden dile dolaşıp günümüze dek gelmiş olması. Bir de şu var ki; bu türkü, ötekilerden farklı olarak yalnızca kavalla çalınıp söyleniyor. Ağzı dili kaval oluyor bu türkünün.

        Biz diyelim Ahmet, siz deyin Mehmet. Adı önemli değil. Çoban kendisi. Günlerden bir gün, bir Türkmen obasına gelip iş istemiş. Oba beyi durumuna bakmış; temiz yüzlü, dürüst bir insan. Yanına alıp sürüyü teslim etmiş. Çoban da genç ve  yakışıklı. Boypos yerinde. İşi gücü koyunlar. Sabahın erinde dağ yolunu tutuyor; akşamın geç vaktine kadar şu yamaç senin, bu yamaç benim dolaşıp duruyor. Koyunlarının sağlığıyla seviniyor, onların hastalığıyla üzülüyor. Bir koyunun tırnağına taş batsa uykusu haram oluyor. Sabaha dek kırk kere kalkıp bakıyor, kırk türlü ilaç sürüyor yaraya. İyi olana dek omzunda getirip götürüyor koyunu. Avcunda ot yedirip külahında su içiriyor. Ha! Bir de şu var: Çok iyi kaval çalıyor çoban. Zaman zaman diğer çobanlarla düzenlenen yarışmalarda hep birinci oluyor. Kavalıyla yürütüyor koyunları, kavalıyla durduruyor.
Çoban bu! Kavalı da ortada. Bir de oba beyinin kızı var. Adına Gülhanım derler. Diğer çobanlar bir övgülüyor, bir övgülüyor ki Gülhanım’ı; çobanın içini bir ateş yakıyor. Daha tanımıyor oysa. Görmüşlüğü de yok. Şundan ki, kendisi çok erken alıyor koyunları ağıldan, çok geç dönüyor. El ayak çekilmiş oluyor o zamana dek. Ama gün gün de büyüyor içinde Gülhanım.

        Günlerden bir gün, akşam karanlığı basmadan dönüyor obaya. Yanında diğer çobanlar da var. Ağır ağır sürüyü indiriyorlar ağıla. Tam çeşmenin yanından geçerken bir fısıltı tutuyor çobanları. İşaretle Gülhanım’ı gösteriyorlar. Çoban, başını çevirip bir bakıyor ki ne görsün? Ay parçası gibi bir kız. Kırmızı basma fistan. Uzuna yakın bir boy. Saçları da dizinde. Parlak ela gözler. Başında bir sıra altın dizili. Çoban ufaktan kavala sarılıyor Gülhanım’ı görünce. Bir başlıyor üflemeye ki, Gülhanım sesin geldiği yana başını çevirmeden geçemiyor. Gün o gün; saat o saat! İçinden bir şeyler kaynayıp akıyor ikisinin de. Diyeceksiniz biri ağanın kızı, biri çoban. Ama gönül ferman dinler mi?… Göz görüp gönül sevmeye görsün bir kez.

        Günler günleri, aylar ayları eskitiyor. Oba koşullarında görüşüp gönüllerini hoş ediyorlar. En güzeli de çobanın akşam sürüyü ağıla getirmesi. Kavalıyla her demek istediğini iletiyor Gülhanım’a çoban. Artık öylesine tanıyor çobanın kavalını Gülhanım, çok uzaklardan bile kavalla dediklerini bir bir anlıyor. Diyelim çoban sürüyü tepeden bayıra indiriyor, kavalına da üflüyor bir yandan. Elin diliyle dediklerini, o kavalıyla söylüyor. Aslında söyleyenden çok dinleyende keramet. Dinleyen de öylesine alışmış ki kavalın sesine şıp diye anlıyor dilini.

        Günler böyle geçip gidiyor. Hani çıkıpoba beyine, “Böyleyken böyle. Gülhanım’ı Allah’ın emriyle bana ver” dese güler adam. “Ben ki koskoca Karakeçili Aşireti’nin beyiyim, kızımı çobana verecem. Güler elin adamı be!” demez mi? Der elbette. Devir eski devir. Değer ölçüleri böyle. Zenginin kızı zengine, çobanın kızı çobana. Yani ki, “Bu iki genç birbirine yakışıyor. Parası, malı mülkü de önemli değil.”denmez. Çoban da bunları bildiği için gidemez kızın babasına. Bir gün, beş gün derken günler geçip gider. Gizli gizli bakışırlar. O kadar!

        Bir akşam üstü, çoban, koyunları sağılımdan alıp gece yayılımına çıkarır. Yayılım yeri de çok uzak değildir köye. Bir yandan koyunları yayar, bir yandan veryansın eder kavala. Gülhanım da yatağının içinde bir o yana döner, bir bu yana. Çobanın kavalıyla anlattıklarını dinler. Derken ses kesiliverir birden. Gülhanım daha bir kulak kabartır. Daha dikkatli dinler. Iıh, ses yok! “Herhalde uykuya daldı.” der, keser umudunu yatar yatağa. Ama kulağı yine kaval sesindedir. Çoban derseniz, sürüyü otlağa yayıp yan gelmiştir bir kayanın dibine. Keyfince Gülhanım’a çalıp söylüyordur kavalıyla. Birden karabaş köpeğin havlaması hızlanır. Derken canhıraş sesi duyulur köpeğin. Sonra da hepten susar. Çoban fırlar yerinden. Kavalını bırakıp silaha sarılır. Ama fırsat kalmaz. Dokuz kişi birden sarar çevresini. Elini kolunu bağlayıp koyarlar bir kenara. Sürüyü dehleyip götürmek isterler. Ama bir tek koyun yerinden kıpırdamaz. Meleyip bağırmaya başlarlar. Çoban dayanamaz: “Benim koyunlar alışıktır. Kavalımla onlara yol vermezsem şurdan şuraya gitmezler. Kollarımı çözerseniz kavalımla yola düşürürüm sürüyü.” der. Elini çözerler. Kavalını verirler. Çoban başlar üflemeye. Başlar üflemeye ya, bir yandan koyunları kımıl kımıl kımıldatır; öte yandan durumu Gülhanım’a bildirir. Şöyle der kavalıyla çoban:

 

        Dokuz atlı geldi, sürüyü bastı,

        Kıl bağı çok sıktı, kolumu kesti,

        Kara köpeciğim kanları kustu,

        Sürünüz gidiyor, ulaşın beyler.

 

        Bir de, Kara koyun var sürünün içinde, elinde doğmuş çobanın. Kara koyun yaman koyun. Leb demeden leblebiyi anlıyor. Kaval sesine de bir alışkın ki kara koyun eh!.. Ne demek istediğini anlar çobanın ve de nerde duyarsa duysun, tanır kendi çobanlarının kaval sesini. İşte, suyu içirmemek için bir kavalına, bir de kara koyuna güveniyor çoban.
Ne zaman ki sürü yamaçtan görünmüş, elindeki kavalı ufaktan ufaktan ağzına götürmüş çoban. Başlamış üflemeye. Çoban üflüyor kavalını ve sürüdeki her bir koyuna ayrı ayrı yalvarıyor. Ne dediğini, neler söylediğini koyunlar bir bir anlıyor. Şöyle yalvarıyor çoban koyunlara:

 

        Koyun seni yedi yıldır güderim,

        Sizi kor da nerelere giderim,

        Gülhanım’ı yedi yıldır severim,

        Bildin mi sevdiğimi ala koyunum.

 

        Ben sürümü yaydım yaydım getirdim,

        Keyfi yetti, argacına yatırdım,

        Bacın sağdı, ben sütünü götürdüm,

        Ablanı seveyim ağca koyunum.

 

        Ak taşlara tuzunuzu ekerim,

        Siz yedikçe, melul melul bakarım,

        Ben aşkımla yüreğimi yakarım,

        Gördün mü sevdiğimi kara koyunum?

 

        Çoban bunları dillendiriyor kavalıyla ya, koyunlar üç gündür tuz yalamış. Bir tek damla su içmeden; tam üç gün, üç gece tuz yalamış koyunlar. Yürekleri yanıyor. Bir de güneş var ki tepede, fırın gibi ortalık. Yürek yanığı bir yandan, güneş bir yandan. Çay da bir akıyor ki şırıl şırıl. Çoban yine kara koyuna dil eder kavalını:

 

        Kara koyun sana tuzlar yalattım,

        Yalattım da ciğerciğim doğrattım,

        İşte seni su başına ilettim,

        İçme koyun içme, haydi dön geri,

 

        Sözümü tutmanın şimdi tam yeri.

        Tanla gelir sarı çanın avazı,

        Kimi allar giymiş, kimi kırmızı,

        Dönüp kılsam ben bir sabah namazı.

 

        İçme koyun içme, haydi dön geri,

        Sözümü tutmanın şimdi tam yeri.

        Eğilip içenler onup yetmesin,

        Yedip güden çoban gayri gütmesin,

 

        Yaydığı yerlerde otlar bitmesin,

        İçme koyun içme, haydi dön geri,

        Sözümü tutmanın şimdi tam yeri.

 

        Koyunlar iniyor tepeden, ama ne iniş!.. Yürümüyor, koşuyorlar; koşmuyor, uçuyor koyunlar. Koyunların yüreği yanık. Çoban korkulu. Ver ediyor kavala. Bir bir adlarını sayıp döngeri etmek istiyor koyunları:

 

        Hangi çoban size kaval çalacak?

        Taze çimen, mor sümbüller solacak,

        Gülhanım’ın gönlü öksüz kalacak,

        Kanlım olma ak koyunum dön geri.

 

        Ak koyunum koyunların beyidir,

        Kara koyun yüreğimin yağıdır,

        Yaylası da Üç Kapılı Dağıdır,

        Kanlım olma ala koyun, dön geri.

 

        Sürü suya yaklaştıkça yaklaşıyor. Girdiler girecekler. Karakoyun duruyor birden. Kulak veriyor kaval sesine. Biraz daha yalvarmalı, biraz daha umutlu çalmaya başlıyor çoban. Kaval kavallıktan çıkmıştır artık. Kaval, kaval değil; doğa yaratığı bir dil olmuştur. Bir dil olmuştur ki, koyunların anladığı lisandan konuşur. Ağlar. Yalvarır. Umutlanır. Velhasıl, her bir duyguyu alır çobandan, götürür kara koyun’un kulağına koyar.
En çok kara koyuna güvenmektedir çoban. En çok da kara koyundan korkmaktadır. Neden derseniz. Kara koyun kinci koyun. Yaman koyun kara koyun. Sürü kendi başına gidiyor, kara koyun kendi başına. Ayrılıyor sürüden, bir koşu varıp suya ulaşıyor. Uzatıyor kafasını suya. Uzatıyor ki içti içecek suyu. Çoban daha içten daha yalvarmalı üflüyor kavalını:

 

        Sürüden ayrılma kara koyunum,

        Sulağa sarılma kara koyunum,

        Gördünse darılma kara koyunum,

        Kanlım olma kara koyun, dön geri.

 

        Kuzunu taşıdım bahar çağında,

        Gezdirdim, otlattım Çiçekdağı’nda,

        Kurutma gülümü gönül bağımda,

        Kanlım olma kara koyun, dön geri.

 

        Kara koyun meler. Zıplayıp çıkar çayın kıyısına ve fırlayıverir birden sürünün önüne. Öyle bir yay çizer ki koyunların önünde, hızları kesilir. Yavaşlar dururlar birden. Sonra kara koyun önde, sürü peşinde ağır ağır girerler suya. Girerler ki bir tek koyun kafasını uzatmaz suya. Kara koyun tırnak tırnak atar suyu. Boz bulanık olur suyun yüzü.

        Güneş bir yandan, üç gün üç gecelik tuz yalayış bir yanda, susuzluk bir yandan. Dayanamaz koyunlar susuzluğa. Ama kara koyun durur mu? Öyle çekip çevirir ki sürüyü, bir teki bile suya uzatmaz kafasını. Vurur geçerler suyu. Çobanda bir heyecan, bir telaş, bir sevinç. Hepsi karışır birbirine.

        Oba beyi şaşkın. İhtiyar meclisi hafiften sevinçli. Kara koyun sürünün başında. Çoban bu kez yalvarmayı bırakıp bir minnetle dillendirir ki kavalı; neler der, neler demek ister onu kendisi, bir de kavalını anlayanlar bilir.

        Böyleyken böyle. Çoban kazanır davayı. Gülhanım’a kavuşur. Ancak oba beyi, kızıyla çobanı evlendirmeden önce sorar: “Doğruluğunu, yiğitliğini kanıtladın oğul. Ama anlamadığım bir şey var. Kara koyun neden diğer koyunlardan aynldı ilkin? Kinli kinli suya girdi. Sonra sana bakıp da suyu içmekten vazgeçti.” Çoban yeniden sarılır kavala, soruyu kavalıyla cevaplar:

        Yıllar var ki koyunları güderim,

        Akşam gelir, sabahları giderim,

        Koyun gibi, aşkımı da güderim,

        Bağışla suçumu beylerin beyi.

 

        Eridim su gibi, ama akmadım,

        Ne çiçeğe ne çimene bakmadım,

        Geceleri ışık bile yakmadım,

        Bağışla suçumu beylerin beyi.

 

        Gülhanım aşkında bana adaştı,

        Kapandı gözümüz, gönlümüz taştı,

        Bir gündü dudağım biraz yaklaştı,

        Bağışla suçumu beylerin beyi.

 

        Sel oldu çağlattı kara koyunum,

        Yüreğim dağlattı kara koyunum,

        Bunları anlattı kara koyunum,

        Bağışla suçumu beylerin beyi.

 

        Der ve kavalı bir yana atıp eline sarılır oba beyinin. Oba beyi de kucaklar çobanı. Gülhanım derseniz, sevincinden uçuyor. Sonunda onlar da erer muradına.

 

        * Kara Koyun türküsünün hangi yöreye ilişkin olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Söz konusu türkünün Yozgat, Adana, Nevşehir Kırşehir yöresiyle ilişkilendirilmesi bunların başında gelir. Ancak ağırlık Yozgat üzerindedir. Böylesine güzel bir öyküye sahip türkünün bu derece benimsenmesi doğaldır. Bu türkü artık ulusumuzun ortak değeri durumuna gelmiştir. Önemli olan da budur.

 

        Alıntı: Öyküleriyle Türküler 1, Yaşar Özürküt, Ada Müzik, İstanbul, 2003.

 

        MUSA TÜRKÜSÜ *

Bal koydum bal tasına,

Havlunun ortasına.

Şavga kekil kestirmiş,

Musa’nın sevdasına.

 

Çift güvercin uçtu mu?

Gün avluya düştü mü?

Kurban olduğum Musa,

Gönlün benden geçti mi?

 

Bahçenizde gül var mı?

Gül dibinde yol var mı?

Musa’m bize gelirse,

Karyolada yer var mı?

 

Bahçemizde gül de var,

Gül dibinde yolda var,

Musa’m bize gelirse,

Karyolada yer de var.

 

Albar’ın mezerliği,

Top biter üzerliği,

Yozgat valisinde yok,

Musa’nın güzelliği.

 

        Öyküsü

        Olay, Yozgat ili, Sorgun ilçesi Dikir Boğazı’nın bir köyünde geçer. Köyün çevresi bağlık-bostanlık, toprakları verimli, hayvanları doğurgan, insanları cömerttir. Devlet; toprakları verimli, insanları çalışkan olan böyle bir köye bir kooperatif yaptırıp başına da bir memur gönderir.  Kooperatifin açılışı ile köye bir canlılık gelir. Köyün kadınları, kızları gömleği ütülü ve kolalı kravatlı birini ilk defa görürler. Kâtibi çok beğenirler.

        Kâtip; eli yüzü düzgün, yakışıklı birisidir. Üstelik de bekârdır. O dönemlerde devlet memurluğu itibarlıdır. Genç kızların hayali bir devlet memuru ile evlenmektir. Kâtip hanımı olmak da kolay değildir, aynı zamanda herkesin ulaşacağı bir makam da hiç değildir. Kâtip hanımı olmak için güzellik olacak, akıl olacak, hepsinden önemlisi de talih olacak. Kâtip hanımı olunca bağ bahçe işi olmayacak, elbise temiz olacak, üst baş tezek kokmayacak. Elleri nasır bağlamayacak. Evi on dört numara gaz lambası aydınlatacak. Herkes ona imrenecek, üstelik adının yanına Ayşe Hanım, Elif Hanım gibi hanım sıfatı gelecek.

        Kâtip Musa; devlete sırtını dayamış, maaşı, parası pulu olan birisiymiş. Köyün gençleri de onu kıskanırmış. Musa’nın daireye geliş ve gidişleri bir merasimmiş. Köyün bütün kızları kapı aralarından onu seyreder, onu görebilmek için çeşme başında biraz daha fazla beklermiş. Köyün ağasının da Şefika adında güzel mi güzel, yeni yetişip gelen bir kızı varmış. Köylü ona, “Şavga!” dermiş. Şavga, ağa kızı ve biraz da güzel olduğu için Musa’yı fazla önemsemez, onun da köyün öteki gençleri gibi olduğunu düşünürmüş.

        Şavga, bir gün helkelerini alıp çeşmeye su doldurmaya gitmiş. Helkelerini doldurup gelirken aniden Musa ile karşı karşıya gelmiş. Bir an bakışları karşılaşmış, Şavga biraz şaşırmış, eli ayağı titremiş, yüreğine ılık ılık bir şeylerin aktığını hissetmiş. Utancından yüzü kızarmış. Onların birbirlerine âşık olduğuna kuşlar tanık olmuş.

        Şavga ile karşılaşmasından sonra Musa’nın gözüne uyku girmemiş. Nereye gitse, ne yapsa hep aklında Şavga varmış. Hep onu düşünür, hep onun hayali ile yatar kalkar olmuş. İçinden hep Şavga’nın evinin çevresinde dolaşmak geçiyormuş.

        Acılı günler birbirini kovalamış. Aşklarını açıklayacak yer ve zaman bulamamışlar. Bir gün ay ışığının olmadığı zamanda dam ardında buluşmuşlar. Aşklarının yüceliğinden söz etmişler birbirlerine. Birbirlerine söz verip yemin etmişler. Zamanla bu aşkı taşıyamaz olmuşlar. Bu aşk kulaktan kulağa duyulmaya başlamış.

        Musa köyün ileri gelenlerini Şavga’ya dünür göndermiş. Belki de en uygun olanını yapmış. Ama Şavga’nın babası böyle düşünmüyormuş. Kızını kendisi gibi zengin birine vererek gücüne güç katmak istiyormuş. Bu nedenle, gelen dünürcüleri geri çevirmiş. Musa, bıkmadan usanmadan dünür göndermeye devam etmiş. Tüm aracılar Şavga’nın babasını yola getirememiş. Sonunda ağa, “Benim gurbete verecek kızım yok!” diyerek kestirip atmış. Önceleri sevdiği Musa’dan nefret etmeye başlamış.

        Musa’nın sülalesi ve arkası yokmuş. Gurbet ellerinde tek başınaymış.

        Ağa, “Musa bana göre damat değil.” diye düşünürmüş. Musa’nın tayinini başka yere yaptırmak için uğraşmış, çünkü kendi itibarının sarsıldığını sanıyormuş. Sonunda Musa’nın tayinini yaptırmış.

        Şavga, Musa’nın köyden temelli gideceğini duyunca yıkılmış; dünyası kararmış. Annesine, babasını razı ettirmek için yalvarmış. Eğer bu iş olmazsa kendini  öldüreceğini söylemiş.  Evlerinin avlusuna oturup kavuşmaları için günlerce yalvarmış Tanrı’ya. Şavga’nın bu hâline komşuları çok üzülmüş. Çünkü aşkın böylesine ilk defa tanık olmuşlar.

        Şavga’nın ağzından dökülen dizeler okuma yazma bilenler tarafından not edilmiş. Musa, arkasından söylenen şiirleri, ağıtları duymuş. Ama bu ağıtlar ve türküler Dikir Boğazı’na sığmamış, nağme olup dillerden dökülmüş. Bu tarihten sonra her zaman Musa’nın türküsü çalınıp söylenir olmuş.

 

  * Tüm araştırmalarıma karşın Musa Türküsü’nün ezgili söylenişine rastlayamadım.