Atasözleri

        Bilindiği gibi atasözleri öğüt vermek, yol göstermek amacı taşıyan ve kimin tarafından söylendiği bilinmeyen özlü sözlerdir. Ulusumuzun geneline yönelik olduğu gibi yöreden yöreye farklılıklar gösteren atasözleri de vardır.  Aşağıda Yozgat yöresine ilişkin atasözleri yer almaktadır. Abc sırasıyla verilen bu atasözlerinin ilgi çekeceğini  umuyorum. Sitede Yozgat yöresine ilişkin sözcüklere de yer verildiği için atasözlerindeki yerel sözcüklerin anlamı açıklanmamıştır. Bu sözcüklerin anlamı ilgili başlık altında görülebilir.

        Yozgat yöresinde kullanılan atasözlerinde birtakım ögeler fazlaca göze çarpar. Bu ögeler, köy halkının yaşamıyla yakından ilgilidir.  Yozgat atasözlerinde “hayvan tutkusu, ahlak, erkek, kadın, sağlık, varsıllık (zenginlik), yoksulluk, mal, tarla, evlenme vb. ögeler fazlaca yer tutar.

        Sözü fazla uzatmadan atasözlerini sıralamaya geçelim.

 

-A-

Abdalın eşeği zonguldamış da, “Keşkem de keşkem!”demiş.

Acemi ağa, acemi çoban tutar.

Aç koynunda azık durmaz.

Adamakla mal tükenmez.

Ağanın malı gidiyor, azabın canı gidiyor.

Ağılda oğlak doğsa ovada otu biter.

Ağır otur, batman götür (kaldır).

Akıllı düşünesiye deli oğlunu everir.

Akıllı evladın var, malı nideceksin, deli evladın var malı nideceksin?

Akılsız baştan, sefil taban ne çeker.

Akrabanın akrabaya ettiğini akrep etmez.

Akşam gelen misafirin yiyeceği  bulgur sakısı, yatacağı yer ahır sekisi.

Alan razı, veren razı; arada gezer cıngıllı tazı.

Aldırma kötünün lafına, bilse iyisini söyler.

Alma kulun ahını, gökten indirir şahini.

Anandan evvel ahıra girme.

Ananın bastığı yavru ölmez.

Ananın çıktığı dala kızı da çıkar.

Aptal, düğünden; çocuk, oyundan usanmaz.

Aptalın karnı doyunca gözü yolda olur.

Arefe günü yalan söyleyenin, bayram günü gözü yolda olur.

Arkadaş dediğinin gölgesinde suç işlenir.

Arkalı it kurdu boğar.

Asil azmaz, bal kokmaz; kokarsa yağ kokar, aslı ayrandır.

Aslında olan, tırnağına getirir.

Aşım yok taşacak, gişim yok boşayacak.

Aşın varsa karnına, çulun varsa sırtına.

Aş sabahın, iş sabahın.

At alırsan yazın, deve alırsan güzün, kız alırsan sevin, dul alırsan gezin ha gezin.

At da soydan, it de soydan.

At gibi çalış, eşek gibi ye.

At ile avrat yiğidin ıkbalındandır.

Atın iyisi arkadan gelmez.

Atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler.

Atlar tepişir, arada eşekler ezilir.

At olacak tay, yürüyüşünden belli olur.

At, sahibinin altında kişner.

At ver, hısım ol; kız ver, hasım ol.

At yedi günde, it yediği günde belli olur.

Ayağını sıcak tut, başını serin; düşünme derin derin.

 

-B-

Baba, sarığı kaba; ana, derdine yana.

Babandan evvel ahıra seğirtme.

Bacam olsa dumanım tüter.

Başına gelmeyenin, hoşuna gider.

Baş küçüktür ama, bir yere sığmaz.

Bağı gör, üzüm olsun; yemeye yüzün olsun.

Bağlı aslana tavşan bile hücum eder.

Baskısız yoncayı yel atar.

Bekâr gözüyle kız alınmaz.

Beslemeden kadın olan hamamı kapatır sesiyle, sonradan hanım olan kurnayı deler tasıyla.

Beslemeden kadın olmaz, gül ağacından odun olmaz.

Bir abam var, atarım; nerede olsa yatarım.

Bir ağaçtan okluk da çıkar, bokluk da.

Bir dala basarsın bin dal ırgalanır.

Bir bulutla kış gelmez.

Bir dirhem et bin ayıp örter.

Bir ikram var ki kötekten zor olur.

Bir koyun başı pişinceye kadar kırk kuzu başı pişer.

Bir laf söyledi ki kuzuluğunu yitirdi.

Bir pireye yorgan yakılmaz.

Bitli baklanın kör alıcısı olur.

Bizim evde iki kız; biri çuvaldız, biri biz.

Borcun iyisi vermek, derdin iyisi ölmek.

Boşboğazın sigarası yanmaz.

Buyrulmadık yumuşu puşt olan tutar.

Büyük ekmek, büyük bezeden olur.

Büyük öküz yan bakmasa küçük öküz zelve kırmaz.

 

-C-

Cingan cingana çatmayınca kasnak boğazına geçmez.

Cins at kendine kamçı vurdurmaz.

 

-Ç-

Çatal kazık yere batmaz.

Çıkacağın çama tırman.

Çubuk iken çıt demeyen, hezen iken küt demez.

Çürük iple kuyuya inilmez.

Çürük tahtaya çivi geçmez.

 

-D-

Dadandırma sarı gelin, dadanırsa yine gelir.

Dağda gezen, kurdu görür.

Dağ diye dangırdama, dağın kulağı vardır.

Dağın gülü dağ, bağın gülü bağa.

Danışa danışa danayı kurda yedirdi.

Davara giden, kurtu görür.

Davar, kömünü itsiz; sahibini etsiz bırakmaz.

Dede çağla yese torunun dişi kamaşır.

Dede sarığın ne kaba; yağa, bulgura tuzak.

Deh demeden yürüyen at, buyurmadan iş tutan evlat, bir de güzel oldu mu avrat; nideceksin düğünü, gir, oyna; çık, oyna.

Deh demeden yürüyen at, buyurunca iş tutmayan evlat, bir de şirret oldu mu avrat; nideceksin ölümü, gir, ağla; çık, ağla.

Dek duranın devesi ölmez.

Deli deliyi görünce değneğini saklar.

Deli ile devletli, bildiğini işler.

Deli ineğin akıllı buzağısı olmaz.

Deli inek, sığırın önü sıra gelir.

Dere ağzına dikme dikme sel için, kocalıkta evlenme el için.

Deveci ile dostluk eden, kapısını yüksek açsın.

Devenin dişi, avradın yaşı sorulmaz.

Devesi nal kanırıyor,  eşeği zır zır anırıyor.

Deveye hurç lazım olursa boynunu eğer.

Dilini tut, yahniyi yut.

Dişini gösteren it ısırmaz.

Dönen değirmenin ağzına necaset atılmaz.

Dört ayağım dört direk, bana saray ne gerek.

Döven öküzünün ağzı bağlanmaz.

Düğünde Fatmacık’ın adı anılmaz.

Düğün evini bilmiyor, dımpırtıya göbek atıyor.

Düğün olur iki kişiye, kaygısı düşer bütün komşuya.

Dünür vardım evin küçük kızına, yazı yazdım aynasının tozuna.

Düşmanı anan doğurur, sen dost kazanmaya bak.

Düşünmeden çiş yapmaya oturan, çömüdü çömüdü taş arar.

 

-E-

Eceli gelen it, cami duvarına siğer.

Eğri oturalım, doğru konuşalım.

Ekmeğin yanığı başa kakınç olur.

El adama akıl verir de ekmek vermez.

El, adamın düşünü azdırır; ama çimecek su vermez.

El adamın düşünü azdırır da suyunu ısıtmaz.

El ayranı ciğer soğutmaz.

Elden gelen, elli gün gitmez.

Elden ekmek yiyen yolda acıkır.

Ele değen, saman çuvalına da değer.

El eli yur, el de yüzü yur.

El elin aynasıdır.

El gömleğiyle gerdeğe girilmez.

Elin hamuruyla erkek işine, elinin çamuruyla kadın işine karışma.

Elin üç koyunu ile beş keçisinden bana ne?

El işlerse ağız gevişler.

Elekçiyi hanım etmişler, takadan ekmek dilenmiş.

El sana taşınan varırsa sen ona aşınan var.

El öpmekle ağız pis olmaz.

Emanet ata binen tez iner.

Emanetin bağrı yuka olur.

Eneğine enek, nene gerek?

Enik var, sırım götürür.

Ergen gözüyle kız alma, gece gözüyle bez alma.

Er getire, hak getire.

Erinden gülen kadının zülüfleri tambur çalar.

Erine göre bağla başını, horantana göre vur aşını.

Erkek arslan arsan da dişi arslan arslan değil mi?

Erkeğin kusuru kadın yanında söylenmez.

Erkek kuş havayı, dişi kuş yuvayı yapar.

Erkek olanın avrat boşaması kolaydır.

Erkek vefakâr, kadın cefakâr olmalı.

Erken evlenen döl alır, erken kalkan yol alır.

Er lakabıyla anılır.

Eskisi olmayanın yenisi olmaz.

Eşeğine gücü yetmez, kürtününü döver.

Eşeğini satan, çü demeden kurtulur.

Eşek eşeği öndüçlü taşır.

Eşek tavlanmakla eşeklikten kurtulmaz.

Etme cahille sohbet, başına gelir türlü zahmet.

Etme kulum, bulursun; inileme ölürsün.

Etliye,  sütlüye karışma.

Evden kedi gitse yeri belli olur.

Even it, gözsüz enikler.

Evinde yok ufralık, gönül ister kâhyalık.

Evin kızı gelin olasıya, elin kızı beşik dibine gelir.

Evlek evlek sattık, böyle böyle battık.

Evlenmesi alaca kuş, geçinmesi bora ile kıştır.

Ev sahibinin yüzü gülerse misafirin karnı doyar.

 

-F-

Fukaranın düşkünü, beyaz giyer kış günü.

 

-G-

Gardaş gardaşı atar, yar başında tutar.

Garip hırsızlığa çıksa ay ilk akşamdan doğar.

Garip itin kuyruğu döşünde gerek.

Gavura kızıp oruç yenmez.

Gavurun ekmeğini yiyen, gavurun kılıcını sallar.

Gençlikte kazan, kocalıkta ye.

Gişi, adamı sağ; komşu, adamı bağ ister.

Gökyüzünde düğün var, deseler kadınlar merdiven kurarlar.

Göl yerinde su eksik olmaz.

Gönülsüz köpek kurda girmez.

Gönül, umduğuna küser.

Göyneksizin gönlünden günde yüz top bez geçer.

Göz bakar; can çeker.

Gurk tavuğun eti yenmez.

Gündüz bakarak, gece çekerek konuş.

Güzelin aşı tez pişer; iki kaynar, bir coşar.

Güzellik kara kaştan, rağbet iki baştan.

 

-H- 

Hamama giren porsuk, terlemeyince çıkmaz.

Handa yatıp göbek atıyor.

Has düdük kuru söğütten kavlamaz.

Hasta yatan değil, vadesi yeten ölür.

Haydan gelen, huya gider; yelden gelen, sele gider.

Hazıra dağlar dayanmaz.

        Helik taşla kale duvarı örülmez,

Helke alan bir alır, testi alan bin alır.

Her gördüğün zengini baba, her gördüğün sakallıyı dede sanma.

Herkes kazandığını yese aptal acından ölür.

Her kız çiğner sakızı, tadını çıkarır Kürt kızı.

Her meyvenin hamı yeter de adamın hamı yetmez.

Hoş geldin, niye elin boş geldin?

Huylu domuz huyundan kalmaz.

 

-I-

Irgatın kötüsü gün aşarken çalışmaya başlar.

Islık eşeğin yaylasıdır.

 

-İ-

İki köyün delisi, ortak oldu ikisi.

İki sabır, bir üfürük.

İkram ettik, eşek kestik; mındar, deyin demedik.

İmam evinden aş, ölü gözünden yaş çıkmaz.

İneğin melemiş, gönlün tülemiş.

İsmi kadın var, kendi kadın var.

İstanbul’dan gelen eşek, kırk gün at gibi gezer.

İstenmeyen aş, ya karın ağrıtır ya baş.

İş başa düşerse gayret dayıya düşer.

İt ite buyurur, it de kuyruğuna buyurur.

İte dolanmadan çalıyı dolan.

İt halt yemeye tövbe etmez.

İti an, taşı eline al.

İtin aklı eksiği baklavadan pay umar.

İtin havlamasını bir lokma ekmek durdurur.

İtin ürümesiyle gökten kemik yağmaz.

İtin ürümeyenini kapıya koymazlar.

İtin ayağını taştan esirgeme.

İt kağnı gölgesinde yatar da kendi gölgem sanır.

İt kapıda zabın gerek.

İt korktuğu yere pek ürür.

İt kuyruğu kalıp tutmaz.

İtme el kapısını el ucuynan, iterler kapını omuz gücüynen.

İyi türkü kırk gün söylenir.

 

-K-

Kalın incelene kadar ince candan süzülür.

Kalmış kağnıyı koca öküz çeker.

Kancık yalanmayınca erkek dolanmaz.

Karanlıkta yapılan iş alacalı olur.

Kara keçiyi gören, içi dolu yağ sanır.

Kara tavuk atası, görünüyor ötesi.

Kara kazana yaklaşma, karası bulaşır.

Kart horozun ne zaman öteceği belli olmaz.

Kasap sevdiği deriyi yere vurur.

Kasnağın kıymetini çingene bilir.

Kaynanalı gelin hatın gelin, kaynanasız gelin odun gelin.

Kazanmadan kazan kaynamaz.

Kazın cücüğünü güzün soyarlar.

Kedi ile harala girilmez.

Kekliğim yayılır, hatırım sayılır.

Kendi yüzündeki hezeni görmeyen, elin gözündeki saman çöpünü görür.

Kes kızını, üzme el kızını.

Kırığına güvenen, ersiz kalır.

Kız anadan beller mahle gezmeyi, oğlan babadan beller yazı yazmayı.

Kızını seven, kocaya vermesin; oğlunu seven, hocaya vermesin.

Kızı kız iken değil, gelin iken gör; gelin iken değil, beşik başında gör.

Koça kuyruk yük değildir.

Koç olacak kuzu, koçun yanında gezer.

Komşuda pişer, bize de düşer.

Kovma kötüyü, yiğit eden.

Köpek bile rağbete dolanır.

Köpekli köye değneksiz girilmez.

Körün yanına giden, bir gözünü kapatsın.

Kötü kabağın kötü dölü olur.

Kul kulun kadasını salmaz.

Kursak, kavurgasını ister.

Kuş kuşun yüzüne öter.

Kurdun genci kocasını besler.

Kurt, atadan gördüğünü işler.

Kurt, koyunun pahalı olduğunu bilmez.

Kurt yıkar, kuş geçinir.

Kuru söğütten düdük kavlatılmaz.

 

-L-

Lafını bil de konuş, ağzını sil de konuş.

Lafını bilmeyen yengeyi, hem kız evinden kovarlar hem oğlan evinden.

Lafın iyisi kısa olur.

       Leylek benim neden komşum; yazın gelir, kışın gider.

 

-M-

Mal çoğaldıkça ucuzlar.

Mal sahibinin malı, uşağının canı gider.

Martta yağmur yağmasa, nisanda yağsa dinmese, mayısta sıçan siğmese ekinin sulanır, saz olur; koyunun yayılır, yoz olur.

Mecliste dilini, sofrada elini tut.

Meyvesiz ağacın gölgesi olmaz.

Minare ne kadar yüksek olsa imam bildiğini okur.

Misafir dokuz nasiple gelir; birini yer, sekizi ev sahibine kalır.

Misafir kılığına göre karşılanır, sohbetine göre uğurlanır.

Misafirin kötüsü ev sahibini ağırlar.

Muhtar arı kovanına benzer, vurdukça danılar.

 

-N-

Nasipsiz it, Kurban Bayramı’nda Ermeni mahallesinde gezer.

Ne bal alandan ne pekmez satandan ol.

Ne istiyon bacından, bacın ölüyo acından.

Ne kızı ver ne dünürü küstür.

Ne verirsen elin ile o da gider senin ile.

Ne zaman pabucum gelirse o zaman bayram ederim.

Niye hiç bitmedin anız, niye herg etmedin domuz?

 

-O-

Oğlan, anasını; inek, danasını bilir.

Oğlan dayıya, kız bibiye çeker.

Oğlan yer, oyuna gider; çoban yer, koyuna gider.

Ot kökünün üstünde biter.

 

-Ö-

Öküzüm büyük olsun da kağnıyı çekmezse çekmesin.

Öldü dayım, gitti payım.

Ölü ile gelinin atı yüğrük olur.

Ölüye giden ağlar, düğüne giden oynar.

Ölüyü fazla yıkama, ya ses çıkarır ya da sesten kötüsünü.

 

P-

Papaz her zaman pilav yemez.

Parmağının girmediği yere başını sokma.

Peynirin iyisi kıllı deriden olur.

 

-S-

Saç ayağa düşmeyince can kurtulmaz.

Sağ gözün sol göze faydası olmaz.

Sağır duymaz, uydurur.

Sahipsiz sürüyü kurt kapar.

Sahipsizin malı olsa mezardakinin malı olur.

Sakın abrilin beşinden, camızı ayırır eşinden.

Saman elinse samanlık senin.

Samanlık saray oldu, avratlık kolay oldu.

Samanlığı dana bitirir.

Samanlıkta iğne aranmaz.

Sarımsağın yüzüne tükürmüşler, “Görüp göreceğiniz bu olsun..” demiş.

Sebepsiz kuş ötmez.

Sel gider, kum kalır.

Sen ağa, ben ağa; inekleri kim sağa?

Sen eli görmezsin, el seni görür.

Sen evme, işin evsin.

Sen ölmeyince el terlemez.

Sen tilkiysen ben kuyruğum.

Sıcak ağıldan kuzu kaçmaz.

Sıçandan doğan kendir keser.

Sıçandan doğan keseğen olur.

Sığırcığın karısı sığır gelince kıvrar.

Sıhhatli olmak istersen otu keki, kuşu keklik olan yerden ayrılma.

Sıpalı eşek yığın dağıtır.

Sırt üstü yatan da yiyor bir ekmek, arkasını yırtan da yiyor bir ekmek.

Soğanı sarımsağı hesap eden paça yiyemez.

Soğuk tandırdan sıcak ekmek umulmaz.

Soğukta kalanı buzla ovarlar.

Söyleme, duyma.

Söz çoğaldıkça kıymeti azalır.

Suyun ığıl ığıl akanından, adamın yere bakanından kork.

Sürünün önüne geçen, malın iyisini seçer.

 

-Ş-

Şapı kaynatmakla olmaz şeker, cinsini sevdiğim cinsine çeker.

 

-T-

Tarla alırsan bozdan, avrat alırsan kızdan al.

Tarla taşlı, söz yamaçlı olur.

         Tarlaya iyi deme bol ürün vermeyince, karıya iyi deme züğürtlük görmeyince, evlada iyi deme el kızı koynuna girmeyince.

Tarlayı taşlı, kızı gardaşlı yerden al.

Tarlanın taşlısı, avradın saçlısı iyi olur.

Taş eşmenin suyunu her mide kaldırmaz.

Temiz dereden pis su akmaz.

Tırnak cefadan, saç sefadan uzar.

 

-U-

Ucuz sirke baldan tatlıdır.

Ulu sözü tutmayan, uluya uluya dağda kalır.

Uyuz itte gümüş kaşağı aranmaz.

Uyuz musun, it bokuna muhtaçsın.

 

-Ü-

Ürümesini bilmeyen it, sürüye kurt getirir.

 

-V-

Vakitsiz açan gül tez solar.

Vardığın yer kör ise bir gözünü kapat.

Varını veren utanmamış.

Varlık deşindirir; yokluk düşündürür.

Veresi deyince alasım geldi, alacaklı gelince kaçasım geldi.

Vursan ölüyor, vurmasan ekmeğini elinden alıyor.

 

-Y-

Yağmur yağar, yarıklar kapanır.

Yağmur yağmadan sele gitme.

Yağ yiyen it, yüzünden belli olur.

Yakına erinen, uzağa yorulur.

Yalanla iman bir yerde durmaz.

Yamalıklı avurduna bakmıyor, gümüş zurna çalıyor.

Yağar, eser; yolcu yolundan kalmaz.

Ya herg et ya terk et.

Yağınan yavşan yenir.

Yananın olsun da yanmazsa yanmasın.

Yan çantada duruncaya kadar can  çantada dursun.

Ya öl, ölüye karış; ya ol, diriye karış.

Yapı, tapu, kapı insanı batırır.

Yaradan adam ölmez, yaradan öldürmeyince.

Yara gider, yeri gitmez.

Yarış atı çifte koşulmaz.

Yârine düşmeyen kız, yerini yerini gezer.

Yattı yattı yaz ayında, bunelek tuttu güz ayında.

Yavuz itin yarası eksik olmaz.

Yaz gününün yağmuruna güvenilmez.

Yazın boku, kışa katık olur.

Yazın gezeni, kışın bunelek tutar.

Yazın yaşa, kışın taşa oturulmaz.

Yazın yatanı, kışın güvelek tutar.

Yediği ot kökü, sıçtığı it boku.

Yerdeki güvertiye gökteki kuşlar bile seğirtir.

Yel eserken harmanını savur.

Yel kayadan ne koparır?

Yemek var, koyul düş; iş var, sıvış.

Yerli kaya, yerinden oynamaz.

Yıkık değirmende kırk gün yatılır.

Yılanın sevmediği ot, deliğinin dibinde biter.

Yiğidin anası tez ağlar.

Yiğit at, yemini artırır.

Yitik bulununca emek zâyi olmaz.

Yiyen ağız utanır.

Yokuş dibinde öküz yemlenmez.

Yolcu, yolunu bulur.

Yol çalısız, el delisiz olmaz.

Yolda binen belde iner.

Yoldan önce arkadaşını, evden önce komşunu seç.

Yol kes, bel kes; insafı elden bırakma.

Yumulan gözün hatırı sayılmaz.

Yüğrük atın çiftesi pek olur.

Yük altında eşek anırmaz.

Yüz verdik deliye, pisledi halıya.

 

Z-

Zenginin keyfi gelinceye kadar fakirin canı çıkar.

Zengin olmak istersen otu saz, kuşu kaz olan yerden ayrılma.

 

         Kaynakça

        1. İlkokul öğretmeni babam rahmetli Ali Rıza Köktürk’ün notları.

        2. A. Fevzi Koç, Bütün Yönleriyle Yozgat,  Kardeş Matbaası, Ankara 1963.

        3. Ertuğrul Kapusuzoğlu, 1994-1995 Yozgat Kültür Takvimi.

        4. Muhsin Köktürkçe Lök ve Azizli Bağları köylerinden derlemeler.

        5. Muhsin Köktürk, Türk Folklor Araştırmaları Dergisi, Eylül 1971, Cilt 13, Sayı 266, Sayfa 6069, 6070.

 

        

Deyimler

        Deyimler  iki ya da daha çok sözcüğün kalıplaşmasıyla oluşan ve genelde mecaz anlam taşıyan sözcük öbekleridir. Bu sözcük öbekleri düşünce ve duyguların daha etkili anlatımına aracılık eder. Onlar sayesinde sevincimizi, üzüntümüzü, nefretimizi çarpıcı biçimde dışa vururuz.

        Yozgat, yöresel deyimler açısından oldukça zengindir.  Bilindiği gibi bir genel dilde kullanılan bir de yerel dilde kullanılan deyimler vardır.  Yerel dilde kullanılan deyimlerden bir bölümü zamanla genel dile geçmiştir. Biz burada elden geldiğince yerelliği süren deyimlere yer vereceğiz. İşte size ilginç örnekler:

 

-A-

açma kutuyu, söyletme kötüyü: Üzerime fazla gelme, gururumla oynama, kalbini kırabilirim.

ad Ayşe’nin, gözler Menevşe’nin: İşi yapan başka, sahiplenen başka.

ağzı birlemek: Bir konuda aynı biçimde konuşmak, ağız birliği etmek.

ağzı kızıl: Toy, olgunlaşmamış, ham, yumurtadan yeni çıkmış kuş yavrusu.

aklı çavdarlı: Deli, kaçık.

aklında baba çıkmak: Aklın batsın, kötü olsun, beter olsun, anlamlarında bir beddua.

alan razı, veren razı; arada gezer cıngıllı tazı: İş bozucu, ara bozucu  olmak.

Ali kıran baş kesen: Herkesi korkutan, sildiren, kabadayı.

almayacaktın da pekmezime niçin su kattın?:

altından Çapanoğlu çıkmak: Bir iş fazla kurcalanınca kişinin karşısına başka güçler çıkmak.

ardıç kadı, çam müftü: Yargıda ve fetvada işi olmayana görev verilmesi, ehil olmayan kişilerin üst makamları işgal etmesi.

arının kovanına çöp sokmak: Tehlikeli bir işe kalkışmak, tehlikeli birine sataşmak, birini kışkırtmak.

ata atsan at, ite atsan it yemez: Değersiz, geçersiz, hiçbir işe yaramaz.

at da soydan, it de soydan: Kişilik doğuştan olması.

attan inip eşeğe binmek: Bulunduğu düzeyden daha  aşağı düşmek.

 

-B-

babanın bekini yemek: Zıkkım ye, zıkkımın kökünü ye, anlamında bir azar.       

başı kurtulmak: Sağlıklı doğum yapmak.

başına çökmek: Tecavüz etmek.

başını bağlamak: Söz kesmek, nişanlamak.

baykuşun hakkı üç serçe, o da ayağına gelir: Kısmeti olanın kısmeti ayağına gelmek.

bel bel bakmak: Aptalca bakmak.

       beni diyenin bendesiyim, beni demeyenin ben nesiyim: Beni sayanı sayarım, beni saymayanı ben de hiç saymam.

benim derdim inekle dana, senin derdin Döndü’yle Döne: Herkesin kendi derdinde olmak.

besmele değmiş şeytan gibi kaçmak: korkup oradan hemen uzaklaşmak, çok korkmak.

bile bile lades: Kötü bir durumu bilerek kabullenmek.

bir avuç biberi var, her şeyden haberi var: Çok uyanık her şeyden bilgisi var.

bir köyü eşeğe bindirir, üstüne de kendisi biner: Kurnaz.

bir sofra ekmekle bir iti ayartamaz: İş yapmayı bilmeyen, beceriksiz.

biti kanlanmak: Yoksulluktan kurtulup zenginliğine geçmek.

borç gırtlağa çıkmak: Kişinin ödeme gücünü aşması, fazla borçlanması.

boz söktürmek: Zora koşmak.

bulguru diri: İşleri yolunda, tuzu kuru.

buluta ürümek: Kibirli, havalı olmak.

büyümüşte küçülmüş: Seviyesinin üstünde davranışta bulunmak.

büyümüş de küçülmüş: Düzeyinin üstünde davranışta bulunmak.

 

-C-

canlı cenaze: Ölüden farkı olmayan, bitkin, güçsüz.

cebi delik: Parasız pulsuz, züğürt.

culuzu düşük: Morali bozuk, güçsüz.

 

-Ç-

çalım satmak: Gösteriş yapmak, büyüklük taslamak.

Çapanoğlu’nun abdest suyu gibi: İçilecek şeylerin kıvamında olmaması, renginin açık, kirli olması.

çayda kum bende para, işin yoksa metelik ara: Palavra attığıma bakma, hiç param yok.

çul çürüten: Bir yerde uzun süre misafir kalan.

 

-D-

dağ dayısı, tavşan gibisi: Dışarıda yiğit, evde korkak.

dalı düşük: Biçimsiz.

damdan düşer gibi: Beklenmedik ve uygunsuz biçimde.

dana pabuç yemez, bunda bir iş var: Olağan dışı bir durum söz konusu olduğunda kuşkulanmak.

dediği dedik, çaldığı düdük: İnadından vazgeçmeyen, çok inatçı.

değirmenin suyu nereden geliyor: Harcanan para ya da  malın kaynağının belli olmaması.

dek durmak: Uslu, terbiyeli, rahat durmak.

deliye yel veriyor eline bel veriyor: Aklında olmayan kötü işleri aklına getiriyor.

desinler ki Şiho’nun hançeri var: İşine yaramasa da gösteriş için bir işi yapmak.

dışı koyun derisi, içi canavar: Göründüğü gibi olmayan; içi başka, dışı başka.

dil kırmak: Kibar konuşmaya çalışmak.

dipsiz kile, boş ambar: Boşa çalışıp çabalama, hayali işlerle bir şey elde edemezsin.

diremini yiyen it kudurur: Olumsuz bir durumun en azı bile insanı çileden çıkarır.

Divanlı’da durur, Topçu’da ürür: Görevi olmayan işlerde görüş ileri sürmek.

domuzdan kıl çekmek: Cimriden bir şeyler koparmak almak.

don kesmiş ekin gibi ortada kalmak: Elde avuçta ne varsa uçup gitmesi.

 

-E-

ebem sıçtı, tavuk deşti: Konuştuğun sözün hiç değeri yok, boş konuşmak, boşboğazlık etmek.

ekmediği yerden biçmek: Bedavacı olmak, başkasının sırtından geçinmek.

ekmek hamur, yol çamur:  Her işi aksi gitmek, sorunlarla karşı karşıya kalmak.

el elde, baş başta: Bir işten kâr da zarar da etmemek.

el eliyle yılan tutmak: Zararlı ve tehlikeli işleri başkasına yaptırmak.

eli hamur, karnı aç: Uğraşmasına, çalışıp çabalamasına karşın yeterince kazanamayan, kendini geçindiremeyen.

eli batman, gözü terazi: İyi hesaplayan, doğru ölçen.

el kadar: Küçücük.

etliye sütlüye karışmamak: Hiçbir işe karışmamak, çevresinde olup bitenle ilgilenmemek.

eşeğine gücü yetmez, kürtününü döver: Öfkesini başkasından çıkarmak.

evinde yok ufralık, gönül ister kâhyalık: Gücü kudreti yetmemesine karşın yüksek mevki ve makam isteme arzusu.

 

F-

fasulye gibi kendini nimetten saymak: Kendini değerli göstermek.

fol yok, yumurta yok: Ortada hiçbir neden olmaması.

 

-G-

gadasını almak: Birinin derdini, belasını üstüne almak.

gamgayla kaşınmak: Yokluk çekmek, ekonomik sıkıntı içinde olmak.

gani gönüllü: Gönlü zengin.

gayret dayıya düşmek: Bir işi başarmanın ona yakın kişinin çabasına kalması.

gelene hoş geldin, gidene uğurlar olsun: Kimsenin işine karışmayıp kendi işine bakmak.

gelengi gelin olmuş, elini beline koymuş: İnsanlar mevki ve makam değiştirse de huyları değişmez, yine bildiklerini yapar.

gelin ata binmiş de gör ki kimin kısmetine: Kısmet neyse o olmak.

gelin ata binmiş de, “Ya kısmet!” demiş: Kaderinde, kısmetinde ne varsa o olmak.

gelin atta, kısmet kimin kapısında: Başlanılan işin sonunun nasıl biteceğinin belli olmaması.

gelenin sağdıcı, gidenin güveysi: Gelene gidene hizmet eden, ikramda bulunan, onları ağırlayan.

gönül bu; balada konar, boka da. Kişinin gönül iradesinin kendi elinde olmaması.

görmemişin bir oğlu olmuş, çekmiş de çükünü koparmış: Görgüsüz kişi, eline bir mal geçince sırf gösteriş olsun diye gereksizce heba eder.

göz var, nizam var: Göz kararı ile  ölçüyü tutturmak.

gönül düştü kediye, kedi benzer duduya: Gönül kimi severse ona o güzel görünür.

gulun atmak: Ölü doğum yapmak (at, eşek gibi hayvanlar için).

günün kulağı: Sabahın çok erken zamanı.

günücü gurk tavuk: Başkalarını kıskanan anaç kişi.

güzelin aşı tez pişer; iki kaynar, bir coşar: Güzel ahlaklı olan kişilerin işleri yolunda gider.

 

-H-

ha deyince: Hemencecik, derhal.

hazıra banak, şimşir tarak: Gönül hazır yeyip içip süslenip gezmek ister.

hazıra hanık, pişmişe konuk: Çalışıp çabalamadan yaşamak isteme, tembel, hazırcılığa alışmış.

hengilim atmak: Oynaşmak.

her tarladan bir kesek: Karmakarışık, birbiriyle ilgisiz.

hoca sarığın ne kaba demişler, evdeki bulgura tuzak, demiş: Kendisini işe yarar göstererek karşısındakinden çıkar sağlamak.

hoş beş, altı boş: Gereksiz, boş konuşmak.

 

-İ-

İç güveysinden hâllice: Eski durumundan biraz daha iyice.

İçi çıfıt çarşısı: İçi kötülük dolu.

iki halı bir yastık, eşeğin duluğuna astık: Kişinin kullanacak başka bir şeyi olmaması, neyi varsa hepsi ortada olması.

ikram var, kötekten beter: İstemeyerek birini ağırlamak.

 

-K-

kafa kekmek: Evet, anlamında başını sallamak.

kakıç kakmak: Kusurunu, ayıbını yüzüne vurmak.

kalbur suya gitti, gör ki neler getire: Hayale kapılıp hiç olmayacak işlere kalkışarak sonucu merak etmek.

kemçik ağızlı: Yamuk,.eğri ağızlı, ne konuştuğunu bilmeyen kimse.

kendini fasulye gibi  nimetten saymak: Kendini değerli göstermek.

kesim almak: Tarlada işaretle evlek almak.

kesim kesmek: Kız eviyle başlık konusunu konuşmak.

kerçine gitmek: İnatlaşmak.

kıldır gücük: Ufak tefek, çelimsiz, önemsiz, eh işte idare ediyoruz, anlamında.

komşudan bulgur devşirir, kırığına pilav pişirir: Olduğundan farklı görünmeye çalışmak.

kursağında kavurga ıslanmaz: Duyduğu her şeyi başkalarına anlatan, sır saklamayan.

kuruşu bozar, tırısı bozmaz: Hava atmayı sürdürmek.

 

-L-

lafına beş, beş de fazlası: Bir sözün altında kalmamak, bir söze fazlasıyla karşılığını vermek.

lafın yuları yok: Ağızdan çıkan sözün geri alınamaması, boşboğazlık, patavatsızlık.

leblebiden nem kapmak: En küçük bir olay ya da davranıştan olumsuz etkilenmek.

 

-M-

mahkemede dayısı olmak: Devlet kapısında arka çıkanı bulunmak, torpilli olmak.

 

-N-

nalıncı keseri gibi kendine yontmak: Her işte kendi çıkarını gözetmek.nalını, mıhını sökmek için ölmüş eşek aramak: Çıkarı uğruna en ufak şeylerden yararlanmak.

ne iti ürür ne kervanı yürür: İşi rast gitmeyen, şanssız, talihsiz.

 

-O-

o kadar kusur kadı kızında da bulunur: Sıradan, basit, önemsiz kusur, hata.

osuruğu cinli: Hemen işkillenen, kötü öğüde çabuk kanan.

osuruğu düğümlenmek: Çok korkmak.

otlu, sulu bir dere, ye Mehmet ye: Varlıklı birinin sırtından geçinmek, hazıra konmak.

 

-Ö-

öküz öldü, ortaklık bozuldu: Birlikte çalışmaya gerek kalmamak.

önü kavurga kavuruyor, ardı harman savuruyor: Aynı anda iki farklı işle uğraşmak.

 

-S-

saati saatine uymamak: Davranışları her zaman aynı düzeyde olmamak, sık davranış değişmek.

sayılı sarımsak, dikili soğan: Az, yetersiz, sınırlı.

sıcak vermek: Tandırdan yeni çıkan ekmekten ikram etmek.

sinini sulamak: Ölmüşlerine sövüp saymak.

size varak, konak göçek; bize gelek, yiyek içek: Gününü gün etmek, zamanını eğlenerek geçirmek.

suçu gelin etmişler de kimse gerdeği girmemiş: Kimsenin suçu, yanlışı kabullenmemesi.

suyu döv döv, yine su: Boş yere çaba harcamak, boşuna çalışmak, akıntıya kürek çekmek.

 

-T-

taşı atar, başını altına tutar: Beceriksiz.

 

-V-

vurduğu çok, öldürdüğü yok: Atıp tutmak, palavra atmak.

-Y-

Yine dört diyon, dokuz diyon: İnat etmek, diretmek, bildiğinden şaşmamak.

 

-Z-

zılgıt yemek: Terslenmek, azarlanmak.

       

        Kaynakça

        1. İlkokul öğretmeni olan babam rahmetli Ali Rıza Köktürk’ün notları.

        2. Bahri Koçoğlu-Mehmet Karaaslan, Yozgatça.

        3. Ertuğrul Kapusuzoğlu, 1994-1995 Yozgat Kültür Takvimi.

        4. Muhsin Köktürkçe Lök ve Azizli Bağları köylerinden derlemeler.

Bilmeceler

        Yozgat, bilmece açısından zengin bir birikime sahiptir. Burada “Türk Folklor Araştırmaları dergisi”nde yayımlanan bir derleme çalışmamı sizlere sunuyorum. 197 bilmeceden oluşan bu derleme “abc” sırası gözetilerek yazılmıştır. Derlediğim bu bilmecelerden sonra zamanla saptadığım başka bilmeceler de oldu kuşkusuz. Onları da bu çalışmanın altında Ek Çalışma başlığıyla yine “abc” sırasıyla veriyorum.

 

B-1tarama0015B-2 B-3 B-4 B-5 B-6 B-7

 

EK ÇALIŞMA

Aşağı iner tıkır tıkır,

Yukarı çıkar şipir şipir.

(Kuyu kovası)

 

        Başı yeşil, emir değil,

        Sırtı kara, demir değil,

        İçi beyaz, peynir değil.

(Turp)

 

Beş kardeş geldi, sildi, süpürdü.

(El)

 

Beş türlü yemiş,

Birbirine ermemiş.

İkisi gün görmüş,

İkisi görmemiş.

(Namaz)

 

Bir küçücük fıçıcık,

İçi dolu turşucuk.

(Limon)

 

Bir küçücük fin taşı,

Kaldıramaz bin kişi.

(Ateş)

 

Bir küçücük minare,

Cümle âlem donana.

(İğne)

 

Bir oğlum var hetten,

Sakalı var etten.

Şimdi gelir, görürsün,

Güle güle ölürsün.

(Horoz)

 

Biz biz idik, biz idik,

Otuz iki kız idik.

Bir sıraya dizildik.

Gelenlere süzüldük.

(Diş)

 

        Bize gel de altına süreyim.

        (Minder)

 

        Bize gel de elini öpsün.

        (Kapı kolu)

 

Buradan vurdum kılıcı,

Halep’ten çıktı bir ucu.

(Şimşek)

 

Cambul cumbul çaydan geçtim,

Cumbultusu bana değmez.

Al kumaştan biçindim,

Kırpıntısı bana değmez.

(Düş)

 

        Canlı kaçar, cansız kovalar.

        (At, araba)

 

        Dam üstünde ıslık çalar.

        (Rüzgâr)

 

Dağdan gelir, taştan gelir,

Ağzı bağlı eniştem gelir.

(Çizme)

 

Değirmen tepe,

Dört yanı küpe.

(Gök ve yıldızlar)

 

Deli deli tepeli,

Kulakları küpeli.

Aramızda deli var,

Tepesinde gülü var.

(Horoz)

 

        Dışı gön,

        İçi un,

        Ta içi odun.

        (İğde)

 

Ekin gider yerinde,

Altın kemer belinde,

Gece gündüz ekin yer,

Gene durur yerinde.

(Değirmen)

 

Elbisesi deriden,

Kulakları demirden,

Hanımınan oynatan,

Bir yanı saçkı, samanlık,

Bir yanı tozluk, dumanlık.

(Tef)

 

Evimizin önünde bir ağaç var, dalsız budaksız,

Üstüne bir hurç konmuş elsiz ayaksız,

O kuşu vursam topsuz tüfeksiz,

O kuşu pişirsem otsuz ocaksız,

O kuşu yesem dilsiz damaksız.

(Gönül)

 

        Ey bulutlar,

        Yusuf’u yedi kurtlar.

        Ben bir çeşit kuş gördüm,

Tepesinden yumurtlar.

(Buğday)

 

        Giydim doldu, çektim soldu.

        (Çorap)

 

Gökten bir elma düştü,

On iki parçaya ayrıldı.

On birini yediler,

Birine, “Hayır!” dediler.

(Ramazan ayı)

 

        Hanım içeride, başı dışarıda.

        (Mısır)

 

        Helemezsin, hülemezsin;

        Ocak başına gelemezsin.

        (Yağ çanağı)

 

Hey havayı havayı,

Yüksek yapar yuvayı.

Kuyumcular yapamaz,

Demirciler dökemez.

(Örümcek ağı)

 

Hey neler var, neler var,

Yer altında evler var,

Köpük saçan taşlar var,

Tuzsuz pişen aşlar var.

(Karınca yuvası, sabun, haside)

 

Hışır hışır ses verir,

Dağa taşa süs verir,

Ne yerde durur ne gökte,

Değen yüze mest verir.

(Rüzgâr)

 

İki dereden sel gelir,

Beş kardeş önüne gelir.

(Burun, el)

 

İki kaşık,

Duvara yapışık.

(Kulak)

 

İlim ilim ilmesi,

İlim kadın düğmesi,

Burnu bilen bilesi,

Bilmeyen otuz köy veresi.

(Çiğdem)

 

Karadır, kartal değil,

Uçar, ama kuş değil,

İki ayağı yer tırmalar,

İkisi de boş değil.

(Mayıs böceği)

 

Karşıdan gelen derviş,

Hele gözümle iliş,

Sebzelerin içinde,

Bir o yapraksız imiş.

(Mantar)

 

Kavakta karga,

Vurdum indirdim arga,

İçi dolu kavurga.

(İncir)

 

Kuru yengem, kuru yengem,

Ayak üstü durur yengem.

(Kapı)

 

Kuyu,

Kuyunun içinde suyu,

Suyun içinde yılan,

Yılanın ağzında mercan.

(Gaz lambası)

 

        Küçücük mezar,

        Her yanı gezer.

        (Çarık)

 

        Mutfakta elini öpsün.

        (El bezi)

 

On parmaktan on çıktı,

Yine on kaldı.

(Eldiven)

 

O, odanın içinde,

Oda onun içinde,

Karşılıklı geçince,

Birbirinin içinde.

(Ayna)

 

Rüzgâr eser avur avur,

Babası kirkor gâvur,

Anası ham Ermeni,

Kızına can vermeli.

(Kestanenin kabuğu, tüylü kısmı, içi)

 

Saçaklı bir hanım geldi,

Soframızın tadı geldi.

(Tel kadayıf)

 

        Sarıdır, sarkar;

        Düşerim diye korkar.

        (Ayva)

 

Sarı öküzüm yatar, kalkmaz,

Boz öküzüm gider, gelmez.

(Ateş, duman)

 

Semeri var, eşek değil,

Sarığı var, hoca değil,

Ağaca çıkar, adam değil.

(Salyangoz)

 

Sıra sıra söğütler,

Birbirini öğütler,

Dil bilmez, söz söyler,

Bile bilsin arifler.

(Telgraf direkleri)

 

Tepeye kar yağdı,

Engine duman,

Değirmeni kurt yedi,

Hâlimiz yaman.

(Saça ak düştü, göze boz indi, dişler döküldü, ecel geldi)

 

Uzundur urgan gibi,

Enlidir yorgan gibi,

Anası bağırır,

Kuzulu kurban gibi.

(Tren)

 

Üstü çayır, biçilir;

        Altı çeşme, içilir.

        (Koyun)

 

 

Varvaradan var getir,

Karlı dağdan kar getir,

Sağılmamış çiçekten,

Çalkalanmamış yağ getir.

(Bal)

 

Yer altında cücüklü tavuk.

(Patates)

 

        Yeşil ile başladım,

        Sarı ile işledim,

        Kırmızı ile bitirdim,

        Dünya aleme yedirdim.

(Kiraz)

 

Yeşil mantolu,

Kırmızı entarili,

Kara düğmeli.

(Gelincik)

 

Yokuştur ayak ayak,

Çık yukarı, kata bak.

Gençlere kolay gelir,

Ninem istemez çıkmak.

(Merdiven)

 

        Ek Çalışma İçin Kaynakça

        1. A. Fevzi Koç, Bütün Yönleriyle Yozgat, Kardeş Matbaası, Ankara 1963.

        2. Ertuğrul Kapusuzoğlu, 1994 Yozgat Kültür Takvimi.

        3. Muhsin Köktürk, Yozgat Bilmeceleri 1, Türk Folklor Araştırmaları dergisi, Aralık 1978,  cilt: 17, sayfa: 8512-8516

        4. Muhsin Köktürk, Yozgat Bilmeceleri 2, Türk Folklor Araştırmaları dergisi, Ocak 1979, sayfa: 8550-8553

        5. Muhsin Köktürkçe Lök ve Azizli Bağları köylerinden derlemeler.

        6. Yozgat İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Web Sitesi.

        7. Mustafa Uslu, Millî Folklor Dergisi, Manzum Şekillerine Göre Ömerli Köyü (Boğazlıyan-Yozgat) Bilmeceleri, Kış 1994, Cilt 3, Sayı 22, s. 61.

Öyküler

 

KINALI HASAN

        Hasan, Yozgat’ın Sarakaya ilçesine bağlı Karayakup* köyünden bir delikanlı. Daha bıyıkları terlememiş. Kendisi gibi gencecik arkadaşları ile birlikte yayan yapıldak yürüyerek Yozgat’tan çıkıp ta Çanakkale’ye ulaşmış. Burada 64. Piyade Alayı, 1. Tabur, 2. Bölük’e katılıp çakı gibi bir Mehmetçik olmuş.

        İkinci bölüğün komutanı Yüzbaşı Sırrı Bey, askerlerini savaşa hazırlamak için onların eğitimlerinden boş kalan dinlenme anlarında onlarla tanışıp konuşmaya başlardı. Böyle bir vakitte Yozgatlı Hasan’la da tanıştı. Hasan’ın başındaki kına dikkatini çekti. Cepheye gelen askerlerin sağ ellerinde, sağ elinin üç parmağında ya da sağ ayağının parmaklarında kına görmeye alışıktı; ama baştaki kınayı ilk kez görüyordu. Bunun anlamını sorduğunda Hasan utandı, üzüldü ve dedi ki:

        ─ Komutanım, buraya geleceğim zaman anam yaktı bu kınayı. Ben de niye diye sormadım.

        Sırrı Bey:

        ─ Öyleyse bir mektup yaz da sor bakalım, biz de öğrenmiş olalım.

        Hasan:

       ─ Ben yazı yazmasını bilmem ki komutanım.

       Sırrı Bey:

        ─ Öyleyse sen söyle bölük yazıcısı yazsın köyüne, bakalım ne cevap gelecek?

        Hasan:

        ─ Baş üstüne komutanım!

       Bir dinlenme anında bölük yazıcısı, Hasan’ın yanına gelir. Hasan söyler, o yazar. Selam kelamdan sonra Hasan, bulunduğu yerin güzelliğinden, çiçeklerin kokusundan, arkadaşlarının dostluğundan, komutanının tatlı dilinden söz ettikten sonra konuyu kınaya getirir. “Anacığım, kumandanım saçımdaki kınayı sordu, bilemedim. Arkadaşlarımın arasında mahçup oldum. Kardeşlerimi askere gönderirken sakın onların saçlarını kınalama. Onlar benim gibi mahçup olmasınlar. Kınanın bir anlamı varsa bildir de kumandanıma söyleyeyim.”

        Mektup Yozgat yollarına çıkar. Cevap gelir mi gelmez mi, anasına ulaşsa okur mu, okutur mu belli değil. Ancak Çanakkale’de sırtlan gibi saldıran düşmana karşı koymak gerektiği için ihtiyat kuvvetlerinin fazla bekleyecek zamanı yoktur. 2. Bölük de savaşın en çetin alanlarında görev yapar. Bu öyle bir savaştır ki dünyada eşi benzeri olmayan bir vahşet yaşanmaktadır. Anadolu’nun kınalı koç yiğitleri, ellerindeki kıt olanaklarla adeta etten bir duvar örüp düşmana geçit vermeden namusları için, vatanları için vuruşmaya başlamışlardır. Bu ateş cehenneminde nice kınalı koç yiğitlerimiz, körpecik delikanlılarımız şehit olmakta, Avrupalının kan içen canavar makineleri, gemileri, topları Gelibolu’yu bir kan gölüne çevirmektedir.

        Aradan iki ay geçmiştir. Bir gün Yüzbaşı Sırrı Bey’in bölük karargâhına birkaç mektup ulaşmıştır. Yozgat’ın Sarıkaya İlçesi Kara Yakuplar köyünün köy kâtibi, mektubu Hasan’ın anasına ulaştırmış ve anasının söylediklerini de yazıp cepheye yollamış. Mektup da anası şunları yazmış:

        “Yavrum, Hasanım, Kınalı Kuzum,

        Mektubun geldi, sanki dünyalar benim oldu. Köy kâtibi okudu, ben ağladım. Kumandanını pek sevmişsin, ne güzel! O senin babanın yarısıdır. Sakın ola yavrum, kumandanının emrinden çıkma, önünden aykırı geçme! Ateşe bas dese basasın yavrum. Kars’tan, Siirt’ten, Adana’dan, Uşak’tan arkadaşların olmuş. Birbirinizi çok sevip iyi geçinirmişsiniz. Elbette öylesi yakışır yavrum. Onlar senin dünya ahret gerçek kardeşlerindir. Sakın onları incitme yavrum! Yoksa sütümü sana helal etmem.

        Kumandanın saçındaki kınayı sormuş. Bunda bilmeyecek ne varmış ki yavrum? Bizim burada Allah için kurban seçilen koçların başını kına ile süslerler. Ben de dört kardeşin içerisinde en çok seni sevdiğim için Hz. İsmail’e kardeş seçtim. O da kurban edilmek istendiğinde kınalanmamış mıydı? Yavrum, kıyamet günü mahşer yerinde o kına senin işaretin olacak; o kalabalıkta seni kolayca bulacağım. ‘Aha işte benim kınalı kuzum da burada!’ deyip seni bağrına basacağım.

        Anan Hatçe”

        Sırrı Bey, iki gözü iki çeşme mektubu okur. Sonra posta erini çağırır.

        ─ Şu Yozgatlı Kınalı Hasan’ı bulun bakalım. Mektubunu ona ben okuyacağım, onun okuması yoktu.

       Çok geçmez posta eri geri döner.

       ─ Kumandanım, Hasan bir hafta önce Arıburnu’ndaki şiddetli çarpışmada Hakk’a yürümüş.

        Sırrı Bey, orada gözyaşları içinde yana yakıla bağırmaya başlar.

        ─ Bilmeliydim, bilmeliydim!.. Kurbanların kınalı olması gerek. Bu yiğitlerin hepsi de kınalı… Vatana kurban seçilip gönderildiler. Bunların hepsi de kınalı kuzu, hepsi de Hasan gibi… Bilmeliydim, bilmeliydim!..

         * Karayakup şu an beldedir.

         Alıntı: http://www.kinalikuzu.org/linkler/kinalikuzuhikayeleri.html#yukari

 

 

ŞEHİT ÜSTEĞMEN MUSTAFA ŞEFİK BEY

        Musabeyli Boğazı da tüm Yozgat köyleri gibi nice kahramanlar yetiştirmiştir. Bunlardan biri de Üsteğmen Mustafa Şefik Bey’dir. Mısır’da, Yemen’de savaştıktan sonra Yozgat’a gelen Mustafa Şefik, geldiği gün Çerkez Ethem’in, kardeşini saat kulesinin dibinde asmış olduğunu görür. Lanet eder kadere, “Hele bir köyüne git.” diyenlere, “Düşman Eskişehir’e geldi, şimdi köyün sırası mı?” diyerek cepheye koşar.

        Savaş bütün hızıyla sürerken Mustafa Şefik Bey Bursa dolayındadır. Düşmanla burun burunadır. İstihbarattan, işgal altındaki Türk köyünde Yunan subaylarının Türk kadınlarını toplayarak âlem yaptıkları haberi gelir. Yozgat’ın yiğit evladı, on kişilik mangasıyla düşman içlerine sızar. Olay doğrudur. Türk askerleri binaya yaklaşırlar. Yunanlılar Türk askerinin buralara gelebileceğini tahmin edememektedirl.

        Üsteğmen Mustafa Şefik Bey, askerlerindeki tüm bombaları üzerine alır, onlardan geride kendisini korumalarını ister. Bir çırpıda üstündeki tüm bombaları âlem yapılan salona atar. Ortalık karışır. İçerisi mezbahaya döner. Fakat dışarıdaki gizli tek nöbetçinin tek kurşunu ile Mustafa Şefik Bey şehit olur. Mangası savaşarak geri çekilmek zorunda kalır. Çünkü Mustafa Şefiek Bey’den o talimatı almışlardır.

Ertesi gün, onca Yunan subayının arasında tek Türk’ün cesedi, Yunan genel kurmayını şaşırtır.

        Mustafa reşit beyin aziz naaşı, şehit edildiği Bursa-İnegöl’ün Acıelma köyünden Aksu köyüne getirilerek defnedilir. Defnedildiği yer, bugün çevre halkının ziyaret ettiği bir türbe gibidir. Aksu köylüleri, genelkurmayın isteğine rağmen şehidimizi vermemişlerdir.

        Şehit üsteğmenimizin mezar kitabesi şöyledir:

        Zafer idi en büyük derdim,

        Vatanım için canımı verdim.

        Şehit Üsteğmen Yozgatlı Mustafa Şefik ruhuna Fatiha.

        Ölüm tarihi: 1922

         Alıntı: 1995 Yozgat Kültür Takvimi (Aktaran: Mustafa Şefik Bey’in adını alan, kardeşinin oğlu merhum Mustafa Şefik)

 

ÇAPANOĞLU’NU KİM DİNLER

        Başlık parasının çokluğundan mıdır yoksa öyle bir salgın mı olmuştur, bir ara kız kaçırma olayları öylesine artmıştır ki Çapanoğlu kız kaçırmayı yasaklayan bir ferman yayımlamak zorunda kalmış. Ferman üzerine kız kaçırma olayları cirp diye kesmiş. Aradan bir zaman geçmiş ki o da ne, Akdağ’dan gelen gencin birisi kızı alıp kaçırmış.

        Çapanoğlu küplere binmiş, yakalanıp huzuruna getirilen gence hışımla sormuş:

        ─ Bre melun, bre madrabaz, bre haddini bilmez! Sen benim kız kaçırmayı yasak eden fermanımı ruşmamış mısın ki?..

        Bizim Akdağlı; toprağının, yetişmiş olduğu yörenin asaleti ve mertliğiyle cevap verir:

        ─ Duymaz olur muyum beyim? Hem duymuş hem de bilmişimdir.

        ─ Bak hele, hem suçlu hem de güçlü. Ya, peki bile bile benim emrime nasıl karşı gelirsin, koca Çapanoğlu’nu nasıl dinlemezsin?…

        ─ Aman beyim, beyimizin emrine karşı gelmek haddimiz değildir, aklımızdan bile geçmez. Ancak, sevdiğim kızı ne babam alırım, der ne kızın babası verimkâr olur. Bana da kaçırmaktan başka yol kalmaz.

        ─ Hele hele, peki ya benim fermanım?…

        Genç dayanamaz:

        ─ Geç beyim geç. Siz ferman çıkarırken düşünmez misiniz ki Akdağ’da kalkan yürek, Yozgat’taki Çapanoğlu’nu dinlemez.

        Çapanoğlunun bu usturuplu cevap karşısında o genci affetmekten başka yapacağı bir şey yoktur. O da o şekilde yapar.

         Alıntı: 1995 Yozgat Kültür Takvimi

 

ALTINLARI SATARIM, CAMIZA DA BAKARIM

        Bir kış günüydü. Yüsemin’in Yapri’yle Yumucuk’un kara camızı vuruşturmaya karar verdiler. Zaten kış gününün en büyük eğlencelerinden biri de camız vuruşturmaydı.

        Camızlar bizim bahçenin altındaki yoncalığa indirildi. Çevresini erkekler aldı. Kadınlar da damın başında toplanıp seyrediyorlardı.

        Yumucuk’un kara camız güçlü, fakat zabın (zayıf)dı. Yusemin’in Yapri tavlı, ama çelimsizdi. Yusemin’in kara camız da zorluydu emme, tabak (şap) hastalığına yakalanmıştı, tırnakları yeniden sürdüğünden vuruşamazdı. Onu değirmene sokarak kilitlediler. Yoksa şakırtıyı duyunca yerinde zaptetmek zordu.

        Camızlar vuruşmaya başladı.Yapri tavlı olduğundan kara camızı kürüttürüyo, habire kafa sallıyo, kara camıza küt küt vuruyordu. Kara camızın ayakları geri geri giderken yoncalığı yarıyordu. Kara camızın kaçması an meselesiydi. Köylü, Yumucuk’un karısı Fitnet’e bağırıyordu: “Fitnet; altınları sat da camıza bah, camıza bah!..”

        Vuruşma uzun sürdü, kara camız direndi. Yapri tavlı olduğundan şişti, artık vuruşamaz hâle geldi. O zaman da kara camız açıldı, Yapri’yi sürmeye başladı, en sonunda önüne katıp kovmaya başladı. Fırsat damda dut yemiş bülbül gibi susan Fitnet’e geldi. Altınları sallayarak bağırıyordu: “Altınları satarım, camıza da bakarım. Altınları satarım, camıza da bakarım!..

Yılmaz Göksoy

         Alıntı: Millî Folklor Dergisi, Cilt 3, Sayı 22, Yıl 1994, Sayfa 58.

 

 

YOZGATLI AT HÜSNE’NİN ÖYKÜSÜ

        Yozgat’ta bir zamanlar “at” lakaplı bir Hüsne kadın varmış. Kocasını genç yaşta kaybettiğinden gelinlik çağda bir kızı ve 10 yaşlarında bir oğluyla kıt kanaat yaşayan bir dulmuş.  At Hüsne hem çok cesur hem de çok kavgacı ve geçimsiz biriymiş.  Bir keresinde şehir dışına kadar elinde silahla bir eşkıyayı kovaladığı söylenmiş; ama kavgacı kişiliğinden dolayı da mahalleli kendisinden yılmış, illallah etmiş. “Nasıl etsek de şu kadından kurtulsak!..”  diye düşünüp dururlarmış.

        Bir gün mahalleden birkaç kişi kendisini ziyaret edip aracı olduklarını söyleyerek, “Gözün aydın, başına devlet kuşu kondu” demişler. “Şehrimize kervanıyla zengin bir tüccar geldi. Bu tüccarın yanında kendisi gibi yakışıklı bir de oğlu var, senin kızını görüp beğenmiş, Kabul edersen seni kendine, kızını da oğluna almak istiyor. Çok da iyi olur, oğluna da babalık eder.” demişler. At Hüsne kendi hâlini ve çocukların istikbalini düşünüp bu teklifi kabul etmiş. Tüccarın işi çok aceleymiş. âdet olduğu üzere At Hüsne ve kızının nikâhları vekilleri aracılığı ile yani evlenecekleri kişileri kendileri görmeden kıyılmış. Zaten nikâh kıymanın usulü o dönemde böyleymiş. Nikâhtan sonra da hemen yola çıkılmış.

        Yola çıkar çıkmaz At Hüsne durumu kavramış, ancak elinden bir şey gelmemiş. Bir Çingene topluluğuna katılmış gidiyorlarmış. Çingene beyi de artık kocası. Kaçmak imkânsız. Her an gözaltındalar. Hayat zor. Durmadan yer değiştiriyorlarmış. Oğluyla kendinin karınlarını doyurmaları ancak hırsızlık yaptıkları zaman mümkün oluyormuş. Başlangıçta çingene beyinin karılarının hazırladığı sofraya yanaşmaya çalışırlarsa da,, kadınlar, “Evimin üstüne gelme” diye çığrışıp onları kovarlarmış. Bu kadınlar konakladıkları yerlerde köy evlerine yaklaşır, bir tavuğu yakalar yakalamaz boynunu kırar, eteklerinin altına saklarlarmış.

        At Hüsne, bir gün bir fırsatını bulup çocuklarıyla beraber kaçmışsa da hemen yakanlanmışlar. Çingene beyi kızarak, “Sen istiyorsan sümüklü oğlunu al defol git. Ama gelinimi kaçırmaya kalkarsan bir avuç kanını içerim, bilmiş ol.” demiş. Bundan sonra At Hüsne, hiç de tabiatına uymadığı hâlde uysal davranmaya çalışmış. Zamanla çingene beyi de At Hüsne’ye güvenmeye başlamış.

        Çorum’un ilçesi İskilip civarında konakladıkları sırada At Hüsne yalancıktan oğlunu dövmeye başlamış. Oğlan da avazı çıktığı kadar bağırarak ağlamış. Çingene beyi durumu anlamaya çalışmış. At Hüsne, “Oğlum, kasabaya inip gezeceğim; sıkıldım diyor.” demiş.  Bey de, “Bırak gitsin” demiş. At Hüsne de oğluna, “Güneş batmadan dönmüş ol, ha!” diye bağırarak tembih etmiş.

        Çocuk, söz verdiği gibi zamanında dönmüş, ama yanında jandarmalarla birlikte. At Hüsne ve çocukları kurtulmuş. Akıllı At Hüsne, o sırada Çapanoğlu Edip Bey’in İskilip kaymakamı olduğunu öğrenince bu düzeni kurmuş ve çocuğu kaymakama göndererek durumlarından haberdar etmiş ve kurtulmalarını sağlamış.

A. Kadir Çapanoğlu

        Anlatan: Emine Huriye Çapanoğlu’ndan naklen Prof. Mehlika Filiz Ulusoy

 

SEYYAH

        Vakti zamanında Yozgat’a yolu düşen hem bekâr hem de çirkin bir seyyah, uzun bir süre Yozgat’ta kalmış. Akşamları kahvehanede buluştuğu delikanlılara, dolaştığı şehirleri ve orada yaptığı hovardalıkları anlatırmış. “Şöyle uçtum, böyle kaçtım.” diye ballandıra ballandıra anlattığı maceralarına Yozgat delikanlıları pek inanmazlarmış, ama bedava çay-kahve hatırına inanmış görünürlermiş. Seyyah; maceralarını anlatırken de artık uslandığını, helal süt emmiş biraz da varlıklı bir hanımla evlenmek isteğini tekrarlamaktan geri kalmaz; kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla hesabı, “Belki de kısmet buradadır.” dermiş. Delikanlılar adamın bu isteğini evlerde konu edince bu işten çıkar sağlamak isteyen birisi önce kahvehanede adamla tanışmış. Ahbaplığı ilerlettikten ve adamın güvenini kazandıktan sonra ona bir resim göstererek eğer beğenirse aracı olabileceğini söylemiş.

        Resimdeki kızı çok beğenen adam hemen talip olmuş. Aracı, yapacağı hizmete bir karşılık beklemediğini; ama âdet olduğu üzere kız tarafına başlık parası verilmesi gerektiğini söyleyerek adamdan bin lira isteyip parayı almış.

        Sair masraflar yapılıp gerekli hediyeler ve takılar da alındıktan ve imamın karşında nikâhı kıyıldıktan sonra güzel bir düğün ile dünya evine giren adam, gelinin duvağını açınca neye uğradığını şaşırmış. Daha sonra başından geçenleri arkadaşına yazdığı mektupta şöyle anlatmış:

 

Dediler; seyyahım,
Gitme ileri,
Burada kal,
Sana alalım bir ebru hilali.

 

Yaşı on beş
Benleri yıldız,
Ve dahi bekâr-ı kız.

 

Ahu bakışlı,
Eli nakışlı,
Keklik sekişli,
Bir resmi methettiler.

 

Ben de inandım,
Yandım tutuştum,
Âteşe düştüm.

 

Verdim binliği,
Yaptım nikâhı,
Açtım duvağı.

 

Gördüm ki bir cazı,
Asla yok hazı,
Yamuk ayaklı,
Burnu çomaklı.

 

Arsız ve nursuz,
Kaşlarının rastığı,
Hep boyamış yastığı.

 

Bir de naz eder,
Kendini bir kız eder.
Binden de geçtim,
Evinden kaçtım.

 

        Sonunda ne mi olmuş? Geceyi yine kaldığı otelde geçiren hovarda seyyah, ertesi günü büyük bir hırsla, aracı olan kişiyi bulmuş. Kadının çirkinliğinden bahsederek ödediği başlık parasını ve verdiği hediyeleri kızın ailesinden geri almasını istemiş. Aracı da pişkin pişkin cevap vermiş: “Gözel olsaydı gendimize alırdık, niye sana verek?”

A. Kadir Çapanoğlu

        Alıntı: Yozgat gazetesi, 07.04.2015

,

Masallar

 

        Yayımlandığı kaynak: Türk Folklor Araştırmaları dergisi, Eylül 1975, cilt: 27, sayı: 314, sayfa: 7437-7438.

        Not: Masalı aktaran kişiyle ilgili bilgiler yazının yayımlandığı döneme ilişkindir.

 

 

PADİŞAH VE ÜÇ OĞLU

         Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde bir padişah yaşarmış. Padişahın da üç oğlu varmış. Padişahın bahçesinde bir de elma ağacı bulunuyormuş. Bu ağacın bir gücü varmış. Bunun bir elması olur ve bu elmayı yiyen hiç ölmezmiş. Fakat her yıl elma olgunlaşınca bir dev gelip elmayı yermiş.

        Günlerden bir gün padişah,
         ─ Oğullarım, sıra ile nöbet tutacaksınız ve o devi yakalayacaksınız, demiş.
Elma kızarıp olgunlaşmaya başladığı sırada önce en büyük oğlu nöbet tutmaya gidecekmiş. Oğlan okunu ve yayını alıp beklemeye başlamış, fakat gecenin ortalarına doğru uyuyuvermiş. Dev de gelip elmayı yemiş. Sabahleyin geldiklerinde elmanın yok, en büyük oğlanında uyumuş olduğunu, görmüşler.
Aradan bir yıl geçmiş. Elma yine kızarıp yenecek hâle gelmiş: Sıra ortanca oğlandaymş. O da silahlanıp bahçeye girmiş. Fakat gece yansı olunca ağabeyi gibi uyumuş. Dev yine gelip elmayı yemiş. Ortanca oğlan da devi yakalayamamış. Son ümut en küçük oğlandaymış.

        Aradan yine bir yıl geçip elma kızardığı zaman en küçük oğlan da silahlanıp bahçeye gitmiş. Fakat küçük oğlan çok akıllı olduğu için bir parmağını kesmiş ve bunun acısından sabaha kadar uyuyamamış. Gece yarısı olunca dev gelmiş, elmayı alıp gitmiş. Küçük oğlan da onu izlemiş. Dev bir kuyudan inine girmiş. Oğlan, sabah olunca doğrudan babasının sarayına koşmuş. Olan biteni ona anlatmış. Sonra babasına,
         ─ Babacığım, ben ağabeylerimle o ine gideceğim ve o devi öldüreceğim, demiş.
Küçük oğlan ve ağabeyleri bir de urgan alarak devin inine doğru yola koyulmuşlar. Devin inine gelince en büyük oğlan,
         ─ Aşağıya ben ineceğim. Beni yandım, deyince çekin demiş. Beline ip bağlayıp kuyuya inmiş, ama iki üç metre inmeden,

         ─ Yandım, diye bağırmış. Onu hemen yukarı çekmişler.
Sıra ortanca oğlandaymış.

         ─ O da beline ip bağlayıp kuyuya inmiş. Daha dört beş metre inmeden,

         ─ Yandım, diye bağırmış. Onu da yukarı çekmişler.
Küçük oğlan,
         ─ Ben, yandım dedikçe aşağıya indireceksiniz, demiş.
Küçük oğlan da beline ip bağlayıp kuyuya inmiş. Oğlan,

         ─ Yandım dedikçe indirmişler. Oğlan en sonunda aşağıya inmiş. Orada birkaç kapı varmış. Kapıyı açmış. Dev uyuyor ve köşede de birbirinden güzel üç kız oturuyormuş. Önce devin boynuna okkalıca bir kılıç indirip kafasını gövdesinden ayırmış. Bunu gören kızlar çok sevinmişler. Küçük oğlan, sonra kızları alarak kuyunun dibine gelmiş. En büyük kızın beline ipi bağlayarak en büyük ağabeyine,
         ─ Ağabey bu senin diye, bağırmış. Ortancalı kızı alarak onu da küçük
ağabeysine göndermiş. Küçük kız da kendi şansınaymış. Fakat bu öbür kızlardan daha güzelmiş.
Kız,

         ─ Ağabeylerin seni yukarı çıkarmazlar, demiş ve elindeki yüzüğü, saçından da iki tane tel kopararak oğlana vermiş. Sözünü sürdürerek,

         ─ Eğer ağabeylerin seni yukarı çıkarmazlarsa bunları birbirine sürt. O zaman iki koç gelecek. Bunlardan biri beyaz, diğeri kara olacak. Beyaz koça binersen aydınlık dünyaya, kara koça binersen karanlık dünyaya gidersin, demiş. Sonra o da yukarı çıkmış.
Gerçekten ağabeyleri küçük kardeşlerini aşağıda bırakmışlar. Oğlan düşünürken birden kızın vermiş olduğu yüzük ile saç teli aklına gelmiş. Bunları birbirine sürmüş. Hemen iki koç gelmiş. Bunlardan biri beyaz, diğeri karaymış.
Oğlan, beyaz koça atlayacağı yerde yanlışlıkla kara koça atlamış. Koç bunu alarak karanlık dünyaya, bir ağacın dibine götürmüş.
Oğlan ağacın dibinde yatarken aniden bir yılan görmüş. Bu yukarıda bulunan kuş yuvasına doğru çıkmaya çalışıyormuş. Küçük oğlan, yılanı kılıcıyla öldürmüş. Bu sırada kuşların annesi gelmiş ve ona çok teşekkür etmiş. Çünkü her yıl o yılan gelip yeni çıkan kuş yavrularını yermiş.
Kuş,
         ─ Dile benden ne dilersen, demiş.

        Oğlan da,

         ─ Beni karanlık dünyadan aydınlık dünyaya götür, başka bir şey istemem, demiş.
Kuş biraz et ile su alarak oğlana,
         ─ Bana lak dedikçe su, lık dedikçe et vereceksin, demiş. Oğlanı sırtına alarak ona gözlerini hiç açmamasını öğütlemiş. Fakat aydınlık dünyaya çıkmaya az kalınca et bitmiş. O zaman oğlan bacağından biraz et kopararak kuşa vermiş. Kuş bunu fark edip oğlanın etini dilinin altına koymuş. Bir süre sonra aydınlık dünyayı çıkmışlar. Kuş dilinin altından eti çıkarıp oğlanın bacağına yapıştırmış ve oradan ayrılmış.
Oğlan, biraz yürüdükten sonra bir çobana rastlamış; ona, kendisine bir koyun satmasını söylemis. Çoban da bunu kabul etmiş. Oğlan, koyunu kesmiş. Çobanla birlikte onu yemişler. Sonra oğlan, koyunun derisini başına geçirip keloğlan olmuş. Bir kente gitmiş. Orada bir altıncının yanına çırak olarak girmiş.

        Aradan uzun zaman geçmiş. Bir gün o kentin padişahının kızına talip kuşu uçurulmuş. Kuş kimin başına konarsa kız onunla evlenecekmiş. Bunu duyan herkes o meydana akın etmeye başlamış. Bu sırada keloğlan da ustasına,

         ─ Ben de gideyim mi, demiş.
Ustası,

         ─ Git keloğlan. Koca talih kuşu şaşıp da senin başına mı konacak, demiş.

        Keloğlan yine ısrar etmeye başlamış. Usta da,

         ─ Gönlün kalmasın, haydi git, demiş.
Keloğlan buna çok sevinmiş ve hemen yola koyulmuş. Meydana geldiği sırada dünyanın kalabalığını görmüş, iğne atsan yere düşmezmiş. Keloğlan da kendine bir yer bulmuş. Sonunda talih kuşu uçurulmuş. Dolanmış, dolanmış; en sonunda gelip keloğlanın başına konmuş. Fakat hiç padişahın kızı bir keloğlana verilir miymiş? Hiç kimse bunu kabul etmemiş. Talih kuşu bir kez daha uçurulmuş. Yine dolaşmış, dolaşmış; keloğlanın başına konmuş. Bunu da saymamışlar. Kuş son kez uçurulmuş. Artık kimin başına konarsa konsun sayılacakmış. Kuş dönmüş, dolaşmış yine keloğlanın başına konmuş.

Keloğlan padişahın kızıyla evlenmiş. Bu kız, keloğlanın kuyudan çıkardığı kızmış. Keloğlan, başındaki koyun derisini çıkarıp kendini tanıtmış. Birlikte mutlu bir hayat yaşamışlar.

        Gökten üç elma düşmüş. Biri anlatana, ikisi de dinleyenlere…

         Alıntı: http://www.yozgat.org.tr/sayfa.php?no=84

Söylenceler

        Yozgat ve yöresi ile ilgili halk arasında yaygın birtakım söylence (efsane)ler vardır. Bu söylencelerin bir kısmı türküler, bir kısmı da tarihsel yapı ve olaylarla ilgilidir. Türkülerle ilgili söylenceler “Türküler” başlıklı menüde verildiği için buraya alınmamıştır.
Yapılan araştırma ve incelemelerde aynı adla anılan söylencelerin farklı biçimlerde anlatıldığı görülmüştür. Burada yaygın biçimde anlatılanlar esas alınmıştır. Bu arada şunu da belirtmek gerekir. Kişilerin anlatımına dayanan bu söylencelerde fazlaca anlatım bozukluğu görülmektedir. Bu nedenle söylenceler söz konusu anlatım bozuklukları giderilerek aktarılmıştır.

 

ALİ ÇELEBİ VE MAHMUT ÇELEBİ TÜRBELERİ

         Yozgat’ın Akdağmadeni ilçesi Muşali köyünde Ali Çelebi ve Mahmut Çelebi Türbeleri vardır. Bu türbelerle ilgili şunlar anlatılır:

        Ali Çelebi ve Mahmut Çelebi Muşali Kalesi’ni düşmanların elinden kurtarmak için kalenin bulunduğu tepenin altında savaşırlarken düşman askerinin biri Mahmut Çelebi’nin kafasını uçurur. Mahmut Çelebi, yere düşen kafasını koltuğunun arasına alarak düşmanla savaşmaya devam eder. Bu durumu gören düşman paniğe kapılarak korkup kaçmaya başlar. Bu arada kadının biri Mahmut Çelebi’nin kafasının koltuğunun altında olduğunu görünce, “ Bakın, adam kellesi koltuğunda sa.aşıyor,” diye bağırır. Bunu Mahmut Çelebi’ de duyar ve durumu fark ettiği anda olduğu yere düşüp şehit olur. Aynı çarpışmada Ali Çelebi de şehit düşer.

Ali Çelebi ve Mahmut Çelebi’nin şehit düştükleri yerlere kubbeleri de bulunan türbeleri yapılır. Fakat ertesi gün sabah bakarlar ki Mahmut Çelebi’nin Türbesi’nin kubbesi yıkılmıştır. Türbenin kubbesini yeniden inşa ederler, fakat ertesi gün yine aynı şekilde kubbesinin yıkılmış olduğu görülür. Kubbe bir kez daha yapılır. Mahmut Çelebi, o gece kubbeyi yeniden yapan ustaların rüyalarına girer ve onlara, “ Benim gövdem üstünde başım yok, siz de türbem üzerine kubbe koymayın.” der. Bu rüya üzerine artık Mahmut Çelebi’nin türbesinin üzerine kubbe yapımından vazgeçilir.

 

ÇAMLIK

         Yozgat’ın en ünlü dinlenme yeri ve ülkemizin ilk Millî Parkı olan Çamlık’la ilgili söylence şöyledir:

        Çamlık’a ilk fidanı, Aslı’nın ardından diyar diyar dolaşan Kerem dikmiştir. Yolu Yozgat yöresine düşen Kerem, Aslı’sını sormuş; bulamayınca Çamlık’ın bulunduğu kıraç yamaca bir fidan dikmiş. “Bu çamdan nice çamlar filizlenir, bizi söyler, bizi fısıldar.” deyip yollara düşmüş. O gün bu gündür Çamlık, hafif bir yelde sevda türküleri söyler, içli sevgi ezgileri fısıldar.

 

ÇAPANOĞLU (BÜYÜK) CAMİSİ CUMADA HIZIR BULUNMASI

         Bir gün Çapanoğlu Camisi inşaatına harç karan işçilerden birinin yanına ak sakallı ihtiyar bir adam gelir. İşçiden küreği alır, bir müddet harç karar. Sonra küreği yeniden işçiye vermek ister. İşçi küreği geri almaz ve ihtiyara, “Ben senin kim olduğunu biliyorum. Her sabah namazında bu camide olacağına söz verirsen küreği alırım. Yoksa almıyorum.” der. İhtiyar adam, “Her sabah namazı için söz veremem ama, her kandil ve cuma namazlarında bu camide olacağıma söz veriyorum.” diye karşılık verir. Bunun üzerine işçi, ihtiyardan küreği alır. Ak sakallı, fani görünüşlü Hızır oracıkta kaybolur. Halk, Hızır Aleyhisselam’ın her cuma ve kandil namazlarında Çapanoğlu Camisi’nde olduğuna inanmaktadır.

 

GELİN KAYASI

         Yozgat’taki Nohutlu Tepesi’nin arkasında bulunan Cehrilik yakınlarında deveye binmiş geline benzeyen kayalar bulunmaktadır. Bu kayalara “Gelin Kayası” denir. Söylenceye göre köyün birinden gelin alayı gelmektedir. Eşkıyalar gelin alayını çevirirler. Niyetleri kervandaki gelini alıp esir pazarında satmaktır. Gelin alayının erkekleri eşkıyalarla vuruşurlar ve hayatlarını kaybederler. Eşkıyalar, gelini ve damadı yakalamak üzeredirler. Yakalanacaklarını anlayan gelin ve damat Allah’a dua ederler: “Allah’ım bizi bu eşkıyaların eline düşürme, bizi ya taş et ya kuş et.” Duaları kabul olunur. Güzel gelinle birlikte eşkıyalar, develer ve atlar oracıkta taş olurlar. Damat ise kuş olup gökyüzüne uçuverir. Güzel gelinin ağlarken gözünden döktüğü yaşlar sel olur ve orada kırmızı lalecikler bitmeye başlar. Zamanla bu laleler tüm tepeyi kaplar. Eğrice’de (mayısın ikinci haftasında) Cehrilik laleleri kırmızı kırmızı açar ve beyaz güvercinler gökyüzünde süzülürler. Yozgatlı avcılar, buradaki güvercinlere kesinlikle ateş etmezler.

 

KEÇİ KALESİ

         Yozgat’ın Yerköy ilçesine bağlı Aşağı Eğerci Köyü sınırları içinde Keçi Kalesi denilen bir yer vardır. Bu kalede bir zamanlar yabancılar yaşamaktadırlar. Bunların Şampas Pir adında bir de firavunları bulunmaktadır. Müslümanlar ise Büyük Kızılkale ile Küçük Kızılkale köylerinde yaşamlarını sürdürmektedirler.

        Büyük ve Küçük Kızılkale’de yaşayan Müslümanlar, Keçi Kalesi’ni almak için çalışmalar yaparlar. Bir defasında bin kadar keçinin boynuzuna mum takarlar. Bu mumları yakarak keçileri geceleyin kaleye doğru sürerler. Şampas Pir ve askerleri bu durum karşısında şaşkına dönerler. Müslümanlar, bir taraftan keçileri sürerken diğer taraftan kendileri de ateş ederek kaleye doğru ilerlerler. Yüksek olan kaleden ateş eden yabancılar, gece olduğu için hedeflerine isabet ettiremezler. Bu durum karşısında çok korkarlar. Bunun ne olduğuna bir anlam veremezler. Müslümanlar kaleyi alıp Şampas Pir ve askerlerini kaleden atarlar. Kale böylece fethedilir. Bu olayda keçiler kullanıldığı için kaleye “Keçi Kalesi” adı verilir.

 

KIZLAR KAYASI

         Yozgat’ın Çekerek ilçesinden Zile’ye gidilirken Çekerek Irmağı’nın yanında Cenevizler döneminde yapılmış, yüksek ve sivri bir kayanın üzerinden ırmak yönüne doğru ve toprak altında yaklaşık iki yüz merdivenle inilen bir kaya görülür. Söylentiye göre; kayanın doğusundaki yüksek tepeye yerleşenler, bu merdivenleri ırmaktan su almak için yapmışlar. Bir Rum beyinin, bu merdivenleri hasta kızı için yaptırdığı da söylenmektedir.

Bir başka söylentiye göre de keşişin birinin çok güzel bir kızı vardır. İki genç de bu kızlar evlenmek istemektedir. Ancak keşişin, kızını bu gençlerden birine vermek gibi bir niyeti yoktur. Keşiş, gençlerin birinden bu yüksek kayadan girilerek merdivenlerle Çekerek Irmağı’nın karşı tarafına geçilecek bir yol yapmasını ister. Öteki gençten ise ırmağın üzerinden geçmek için bir köprü yapmasını ister. Kim denileni önce yaparsa kızını ona vereceğini söyler. İki genç de kendisinden istenileni yapar. Ancak gençler birbirlerinden haberdar değildirler.

        Keşiş, köprüyü yapan gence ötekinin işi daha önce bitirdiğini; kızını ona vereceğini söyler. Bunu duyan genç, kafasına külüngü vurarak kendini öldürür. Keşiş, kayayı oyan gence de ötekinin işi önce bitirmesinden dolayı kızını ona verdiğini söyler. Bunu duyan genç de kendisini yüksek kayalardan aşağı atarak ölür.

 

KERKENES KALESİ’NİN FETHEDİLMESİ

        Yozgat’ın Sorgun ilçesi Şahmuratlı köyünde Kerkenes Harabeleri vardır. Bu harabelerle ilgili birkaç söylence vardır:

        Kerkenes Kalesi düşmanların elindedir. Battal Gazi burayı almak ister. Akşam üzeri tüccar kılığında kaleye gelir. Develere sepet yüklemiş, sepetlerin içine askerlerini bindirip üzerlerine de kumaş örtmüştür. Kralın askerleri kumaşları almak isterler. Battal Gazi, “Bugün akşam oldu, yarın satarım.” diye onları geri çevirir. Ortalık iyice kararınca askerlerini sepetlerden çıkararak kaleyi fetheder. Sabah ezanını Kerkenes’teki kalede okur.

 

KERKENES SÜLÜK GÖLÜ

         Battal Gazi Kerkenes Kalesi’ni fethettiği sırada atının bacakları parçalanır ve yara olur. Battal Gazi atından inerek onu serbest bırakır. At yayıla yayıla dolaşırken içinde sülüklerin bulunduğu bir su birikintisine varır. Su içerken ayaklarına yapışan sülükler pis kanı emerler ve atın ayağı iyileşir. Bunun üzerine Battal Gazi, suyun çevresini temizleyerek küçük bir göl hâline getirir. Adını da Sülük Gölü koyar. Tedavisinde sülük kullanılması gereken hastalar buraya gelerek tedavi olurlar ya da buradan tutulan sülükler halk pazarlarında tedavi amaçlı satılır.

 

ŞAHNA KAYASI

        Yozgat-Yerköy yolu üzerinde Başıbüyüklü köy yolunun sağında bir peri bacası vardır. Ona “Şahna Kayası” derler. Şahna Kayası denmesinin nedeni şöyle anlatılır: Hasat zamanı çıkan buğdaydan devletin adına onda bir vergisini toplayan kişiye şahna denirmiş. O zaman “aşar vergisi” varmış. Toplanan vergiye de “öşür” adı verilirmiş. Köylüler, vergi topladığı için Şahna’dan çok korkarlarmış. Hasat mevsiminde şahnayı, atını, bekçilerini yedirirlermiş. Her ev günde bir yemek yaparmış. Köylüler kendi çocuklarına yediremediklerini şahnaya sunarlarmış.

        Köylüler yine vergi toplamaya gelen şahnaya yemek yapmak istemişler. Fakat o gün yağmur yağmış, yemek pişirmek için kullandıkları tezekler ıslandığı için yemek yapamamışlar. O gün Çapanoğlu da Başıbüyüklü köyü taraflarında şahiniyle avlanıyormuş. Şahini açıkmış, Çapanoğlu ona bir piliç vermek istemiş. Piliç bulması için bir adamını köye göndermiş. Adam köyde bir eve gelip kadından piliç istemiş. Kadın da adama, “Piliç bulsam şahnaya yediririm” demiş. Bunun üzerine adam durumu Çapanoğluna anlatmış. Çapanoğlu çok şaşırmış, “Şahna da benim yanımda kim oluyor?” deyip kızmış ve şahnayı o peri bacası kayasına astırmış. O kayaya bundan sonra “Şahna Kayası” denmiş.

 

SARIKAYA KAPLICALARI (KRAL KIZI HAMAMI)

        Yozgat’ın Sarıkaya ilçesinde Roma Kral Kızı Hamamı diye bilinen Sarıkaya Kaplıcaları vardır. Bununla ilgili söylence de şudur:

        Kayseri’de oturan Roma krallarından birinin kızı amansız bir hastalığa yakalanır. Kral kızını birçok hekime götürür, tedavisi için her şeyi yapar. Ama güzelliği dillere destan bu kızın derdine çare bulunamaz. Kızın hastalığı gün geçtikçe ilerlemekte, kız artık yürüyemez bir durumdadır. Ayakları tutmamaktadır, dizleri küt olmuştur. Bugünkü adıyla kızın hastalığı romatizmadır.

        O günlerde Sarıkaya sazlık ve bataklıktır. Sıcak suyun olduğu yerde küçük bir gölet oluşmuştur, balçık durumunda çamurlu bir hamamdır burası. Kral, küçük kızını son çare olarak bu sıcak suyun bulunduğu yere gezsin diye gönderir. Artık ömrünün sayılı günlerini yaşayan zavallı kız; avunmak için bu çamurlu gölet kenarında dolaşmakta, zaman zaman da arkadaşlarıyla çamura girmektedir. İşte gezmek ve avunmak için girdiği çamurlar ve sıcak su kıza iyi gelir. Bir süre burada kalır. Kız iyileşmeye başlar. Küt dizleri açılır; yavaş yavaş adım atmaya, yürümeye başlar. Sonunda tamamen iyileşir. Güzel kızın buradaki sıcak sudan iyi olduğu anlaşılır. Bunun kral, buraya mermerden bir havuz yaptırır, çevresini büyük kesme taşlarla çevirtir. Önceleri kimsenin olmadığı bu havuz çevresinde bir kent oluşur. Bu yeni kente kralın kızının adı verilir. Yetmiş bin nüfuslu bu kentin adı “Öper” ya da “Hoperi”dir. Bu büyük kent bir deprem sonucu yok olur, yalnızca hamamların olduğu yer kalır.

         Alıntı:

         1. http://kurumsal.kulturturizm.gov.tr/turkiye/yozgat/kulturatlasi

         2. http://www.yozgatkulturturizm.gov.tr/EFSANELER.htm

 

BEŞİKTEPE

        Kerkenez bölgesi kralı, kızını Cumafakılı ile Sorgun civarının kralının oğluna verir. Bunların yıllar sonra bir çocuğu olur. Kerkenez kralı, altından bir beşik yaptırarak torununu görmeye gider. Kısa bir zaman sonra da bu çocuk ölür. Çocuklarının ölümüne dayanamayan anası ile babası, onu altın beşiğiyle birlikte bir tepeye gömerler. Bundan sonra orası “Beşiktepe” olarak anılır.

Ali Yakın

GELİN AĞLATAN KAYALAR

        Yukarıyahyalar ile Aşağıyahyalar köyleri arasında “Gelin Ağlatan Kayalar” vardır. Bu kayaların söylencesi şöyledir:

        Yörükler yaylaya çıkmak için yola çıkarlar. Kayınbaba ve kaynanasının yanında çocuğunu kucağına alan gelinleri de onu devenin sırtına sararak göçe katılır. “Ağlatan Kayalar”a geldiklerinde devenin sağa sola ırkılmasından dolayı çocuk düşer. Bunu gören gelin, durumu kimseye söylemez. Konak yerine vardıklarında döne döne ağlamaya başlar. Kaynanası, “Niye ağlıyorsun kızım, bir yerin mi ağrıyor?” diye sorar. Gelin, “Çocuk yüksek kayaların oradan geçerken deveden düştü, size söyleyemedim.” der. Bunun üzerine çocuğu aramak için geri dönerler. Gelirler ki çocuk ölmüş. Çocuğun bu durumunu gören annesi aklını yitirir, göçten ayrılır ve ağlayarak çocuğunun çevresinde dolaşır. Bundan dolayı buraya “Gelin Ağlatan Kayalar” denir.

Gazi Doğan

 

GELİNGÜLLÜ

         Gelingüllü köyünün eski adı Deringöllü’dür. Bu köyde güzelliği dillere destan olan, herkesin sevdiği Güllü adında bir kız yaşar. Güllü, 18-20 yaşlarında evlenir. Köy kadınları çamaşırlarını Deringöl’de yıkarlar. Güllü de çamaşır yıkamak için Deringöl’e gider. Çamaşırlarını yıkarken ayağı kayar, göle düşüp boğulur. Onun ölümü bütün köyü yasa boğar. O günden sonra köyün adını Gelingüllü olarak değiştirirler.

Raşit İçöz

YARIKKAYA

        Çavuş köyünde yakışıklı bir delikanlı ile ağanın da iki güzel kızı vardır. Kızların ikisi de bu delikanlıyı sever. Dekikanlı ise gönlünü küçük kıza kaptırır. Aralarında anlaşıp kaçarlar. Büyük kız hemen babasına haber verir. Babası atlılarıyla birlikte bunların peşine düşerler. Atlılar yaklaşınca sevgililer Allah’a dua ederler: “Yüce Allah’ım, iki âşığın duasını kabul eyle, şu kaya yarılsın da içine girelim.” derler. O anda kaya yarılır ve iki âşık, kayanın içinde kaybolur. O günden sonra bu kayaya “Yarıkkaya” adını verirler.

Ahmet Yalçıntaş

         Alıntı: Zekeriya Karadavut’un “Yozgat Efsaneleri” adlı incelemesi.

Fıkralar

         fikralar

        Yozgat halkı espriden, nükteden hoşlanır. Şakayı hoş görür. Yüreğinde engin bir sevgi taşır. İçten konuşur. Saftır, dürüsttür. En önemli özelliklerinden biri de hazır cevap oluşudur.

        Yozgatlının engin hoşgörüsü insanı güldüren güldürürken düşündüren öykücüklere dönüşmüştür. Fıkra dediğimiz bu öykücükler soğuk kış gecelerinin en sıcak anlatımlarıdır.

        Burada Yozgat yöresinin kendine özgü fıkralarına yer verilmiştir. Bunların çoğu Yozgat halkının yaşadıklarına dayanır, çok az kısmı ise duyduklarına.

        Sayfada yer alan fıkralar  belli sayıda kümelere ayrılarak birkaç sayfa olarak sunulmuştur. Böylece okuyucunun dikkatinin dağılması önlenmeye çalışılmıştır. Ayrıca sunulan fıkraların jpeg resim formatında olması da bu ayırmada etkili olmuştur. Bilindiği gibi bir sayfada birden çok resim formatlı nesne bulunması, özellikle bilgisayarı yavaş olanlarda sayfanın açılmasını geciktirmektedir.

        Fıkralar abc sırasıyla sunulmuştur. Fıkrada geçen birtakım yerel sözcükler vardır. Bunların anlamları “Yerel Sözcükler” başlıklı menüden bulunabilir. Söz konusu sözcükler yinelemelere yol açmamak için buraya alınmamıştır.

        Yozgat’ta anlatılan fıkralar konusunda başvurulan kaynak, Sayın Ertuğrul Kapuzuoğlu’nun 1994 ve 1995 Yozgat Kültür Takvimi olmuştur. Takvimden yapılan alıntılar sizlere olduğu gibi aktarılmıştır. Kaynaktaki verilerin çokluğu nedeniyle fıkralar seçilerek sunulmuştur. Daha bunun gibi çok sayıda fıkranın varlığı kesindir. Bunların tümünü bir internet sitesi ortamında sunmanın zorluğunu takdir edersiniz.

        Sayfada yer alan fıkraları bize kazandıran Sayın Ertuğrul Kapusuzoğlu’na ve bu fıkraları ona yollayan Yozgatlılara sonsuz teşekkürler. Yozgat kültürünü tanıtma ve yaşatmada onlara çok şey borçluyuz.

        Eeee, artık gülümsemeye hazır mıyız?… O zaman birçok internet sitesinde yayımlanan şu güzel fıkrayla başlayalım gülümsemeye. Sonra da ilgili sayfaları tıklayıp diğerlerini okuyalım:

 

        EKMAANEN YE EKMAANEN

        Yozgat’ta bir gün bir kadın yanına çocuğunu da alarak tarlaya çalışmaya gitmiş. Bir zaman sonra çocuk acıkmış. Annesi ona karnını doyurması için süt ile ekmek vermiş. Çocuk bunları yerken sütün kokusuna bir yılan gelmiş. Çocuk, yılanı fark etmiş; ama sesini çıkarmayıp onu izlemiş. Yılan süte uzanıp içmeye başlamış. Bunu gören çocuk öfkelenip elindeki kaşıkla yılanın kafasına vurarak, “Ekmaanen ye, ekmaanen!” demiş.